Benim sevgili ayakkabım, Adidas’ım

İzmir's famous Kordon

Image via Wikipedia

Benim arada bir sporum gelir.

Yaklaşık 30 yıldır spor yapıyorum; koşuyorum, yürüyorum.   Şehirler arası yolların kenarlarında, inşa halindeki demiryollarının üstünde (raylar döşenmemiş iken elbette) çiftliklerde, köy yollarında, futbol sahalarının etrafında, Gökova körfezindeki trafiğe kapalı iki tarafı okaliptus ağaçlı yolda (aşağıda),

Akyaka’da, İncekum’da, Ankara Yenimahallede, Afyon çimento fabrikasının içinde, Alanya‘da, Antalya‘da, İzmir‘de (fuarda, Kordon koşu yolunda, Bostalı sahil koşu yolunda, Mavişehir’in önündeki yürüyüş yolunda…) falan koşulabilecek her yerde koştum. Gittiğim yerlerde ilk baktığım şey koşulabilecek , yürünecek alanlar oldu hep ve ilk fırsatta da oralarda yürüdüm veya koştum. Seyahatlerimi  çok büyük oranda hep otomobil ile yaptığımdan bagajda hep tam takım bir spor çantası ve spor ayakkabım oldu.   Spor salonlarında bantta da koştum. Hoştur bantta koşmak ve kaslar için de kolaylıktır; ama bir o kadar da tembelliktir. Açık havada koşmak gibisi yoktur.

Tam teşekküllü gezgin durumları yani!

Son yıllarda bu koşu bazan yürüyüş olmaya başladı. Koşu yarım saatte bitiyor ( 3-5 km arası)  Oysa yürüme en az bir saat ve üstelik aile fertleri de katılabildiğinden daha eğlenceli oluyor.  Ancak, bazan yürüme kesmediğinden dönüşte gene koşma durumları olabiliyor.

Bir saatlik yürüme benim bedenime hikaye geldiğinden 10 km ve üstü yürümek ancak keser beni. Bu da 2 saati bulur. 15 km de yürümüşlüğüm çok vardır.  Yani 5 Km den fazla yürümek iyi gelir. Koşu neyse de, yürümek için hava şartlarını pek umursamam. Yaz, kış, sıcak soğuk falan pek aldırmam sporum gelince; kimse tutamaz beni, yürüyeceğim deyince yürürüm. Zaten genellikle bir gün önceden ertesi gün yürüme kararı çıkar beynimden ve geri dönülmez uzun süre ara verdi isem yürümeye. Yok, bir düzene bindirmeyi becerebilmiş isem zaten  yürürüm. Çünkü her iki durumda da bedenim veya beynim yürümek veya koşmak üzere gerekli mekanizmaları kendiliğinden harekete geçirir. Öyle ki, bir gün öncesinde içkili falan ağır bir yemek söz konusu ise, onun programı bile değişir.

2000 yılında, kullanmakta olduğum  spor ayakkabım eskiyince, yerine bir Adidas aldım, ama yanlış almışım…tenis ayakkabısı imiş…3-4 ay sonra bir tane daha aldım..baba gibi bir koşu ayakkabısı, o da Adidas.  Tenis ayakkabısını yürüyüş veya günlük kullanıma devrettim. O yıllarda öyle uzun yürümeler yok, sadece koşu vardı zaten. Neyse, bu koşu ayakkabısından sonra ilerleyen yıllarda bir kaç tane daha ayakkabım oldu, hepsi Adidas ve  o ilk baba gibi koşu ayakkabısı evde az kullanılarak hayatını sürdürdü 2008 in yazına kadar.

2008 yılının yaz sonunda, hava sıcaklığının 40 derece falan olduğu bir hafta sonunda gene bana geldiler… Bir kaç gündür içten içe biriken  yürüme isteği nihayet Pazar günü zirveye vardı ve yürümeye çıkacağımı ev halkına bildirdim saat 12:00 a doğru. Sonuçsuz olacağını bile bile gene de ” bu sıcakta olmaz…saçmalama lütfen….akşamı bekle bari….baba itişmesene…” vb sözcükler havada uçuştu ben hazırlanırken. Ama bir kere kararımı vermiştim. Hazırlandım, emektar ayakkabılarımı giydim, başıma da şapkamı almayı unutarak attım lendimi dışarı. Güneşin altına çıkınca şapkam aklıma geldi ama, amaaaan ne olacak  biraz başım da güneş görsün diyerek eve geri dönmekten vaz geçtim ve kararlı adımlarla yürümeye başladım.  Yürüyeceğim mesafe hakkında kararsızdım. E, hava çok sıcak, bakacağız duruma ama en az 6 km falan yürünecek…Sıcak, ter falan aldırmadan tempolu bir biçimde yürüdüm.

40 derece gğneşin altında ancak 1.0 km falan yürümüştüm ki sol ayakabımın altından “vık..vık…vık” sesleri geldiğini duydum. Sanki bir boşluk var tabanımda gibi…Önceleri aldırmadımsa da biraz daha sonra dayanamayıp baktım. Pek durmak da istemiyorum çünkü öğle sıcağında tepedeki güneş pişiriyor. Hızla göz atınca anlaşıldı ki ayakkabının altındaki plastik kaplamanın bir kısmı ayrılmış. Ayakkabı torsionlu ayakkabı, orada problem yok..Ama tam tabanın altında, torsiyondan sonra gelen  X şeklinde olan kaplamanın bir bölümü artık artık yapıştığı yerden ayrılmış durumda. Olsun, dedim, daha bu idare eder, yürümeye devam. O kadarcık şey için geri dönmeye değmez. Hem daha ısınmadım bile…

Solda, yürüdüğüm yolu görüyorsunuz.

1.5 km yürümüştüm ki, ayakkabımın altındaki  o X kısım iyice su koyuverdi. Artık her adımda yavaş yavaş ayakkabının altından sağa doğru kayıyordu. Bu, yürüyüş hızımı kesti, canımı da sıktı ama geri falan dönmedim.  1 km kadar daha ötede oturan ağabeyimin evine kadar yürümeye karar verdim. Arada bir aklıma bir taksiye atlayıp eve dönmek de geçmedi değil. Ancak:

1. yanımda hiç para yoktu. Sspor yapmaya çıktğımda asla yanıma para almam…ki sıkılırsam falan geri dönememeyim hemen diye..)

2. eve dönünce ne olacaktı? ev halkı gene bana söylenecekti sağlığımı düşünmediğim için ve sporum da yarım kalmış olacaktı…oysa daha yeni başlamıştım

3. ayakkabıyı değiştirip tekrar yürümeye dönmek hiç cazip gelmiyordu, çünkü tempom falan her şey bozulacaktı.

Daha önce de yazdığım gibi, yürümeye çıkınca yürürüm, o kadar…geri dönüş falan yok…bu ayakkabı olayı da bana engel olamazdı…Gerçi 40 derece sıcağın altında hafiften seker gibi bir pozisyonla yürümek de pek hoş kaçmıyordu ama, olsun…geri dönüş yok…gidersin ağabeyinin evine, yapıştırırsın ayakkabını…olur biter. Telefonla evde olup olmadıklarını kontrol ettim. Bir kilometre daha yürüdükten sonra ayakkabı yüzünden azalmış bir hızla, kan ter içinde ve kıpkırmızı bir yüzle ağabeyimin Karşıyaka, Çamlık’daki kapısını çaldım. Yeğenler açtılar kapıyı ve sağolsunlar pek cesaret verici bir biçimde karşıladılar: “Oooo amcaaa, çok kötü görünüyosuuuun…güneş geçer vallaaa…yüzünü bi görsen…” nidaları arasına eve girdim. Her tarafımdan ter süzüldüğü için doğruca banyoya gidip yüzümü ve başımı yıkadım. Aynada kendime baktım …tamam sağlamım, beyim kanaması falan yok…yorgun bir yüz..o kadar…komaz bu bana…

Su, çay ve kahve takviyesi olurken durumu özetledim.  Ağabeyimin, eşinin ve yeğenlerin “Oğlum aptallaşma, çocuklar götürsün arabayla geri..yürünür mü bu sıcakta?…” falan gibi saldırılarını da püskürtürken sol ayakkabımın altını yapıştırdım. Oraya gelinceye kadar sağ tekde de benzer problem başladığından, onu da elden geçirdim güzelce. Ben bunlarla meşgul olurken aile fertleri artık bana söylenmekten vazgeçtiler. Dediğim gibi, yaparım deyince yaparım, yürüyeceğim deyince yürürüm…. Netekim, daha sonraları da, bu yaz 2-3 kez, Mavişehir’in önünden Sasalı’ya doğru bisiklet yolundan  12 -13 km yürüdüm öğle saatlerinde ve 40 derece sıcakta. Yalnızca yanımda su olmadığından dönerken artık dilim damağıma yapışmış gibi idi.

Ben yürümeye çıkınca su da almam yanıma; hem ağırlık eder, hem de…2 saat su içmeyip terlemekten kimse de ölmez. Ölseler, Aborjinler  (Avustralya yerlileri, Aborigine) ölmez miydi?.  Sağda gördüğünüz Aborjin model Samantha Harris’i bu savımın en büyük destekçisi olarak görebilirsiniz.

 Ayakkabıların yapıştığına karar verince  tekrar yola koyulma zamanı geldi. Ağabeyim umutsuzca tekrar ” yav, çocuklar bıraksın seni..deli misin….?” denedi ama hemen vazgeçti; çünkü ben ayakkabılarımı giyiyordum artık. “Hoşçakalın” deyip sokağın alev alev insanın yüzüne vuran sarı sıcağı altına attım gene kendimi.

Şimdi, aklı başına biri ne  yapar? Doğruca evine geri dönmek üzere yürür değil mi? Ben böyle yapmadım işte! Yazmıştım ya, ne kadar yürüyeceğime karar vermemiştim diye. Ağabeyimin evi gidiş dönüş 6 km falan bizim eve. Ayakkabılar gene  taş gibi olunca hoşuma gitti durum. Zaten oraya gelirken de tempom bozulmuştu, keyif almamıştım yürüyüşten.  Bu düşüncelerle, ağabeyimin evinin solundaki sokaktan doğruca deniz kenarına, ana yola indim, sola döndüm ve Karşıyaka vapur iskelesini hedef aldım.  Yani 6 km aşılacak bir miktar ki ne hoş bir durum, aferim bana! Ancak, ayakkabılar aynı fikirde değilmiş!. Vapur iskelesine 300 metre kadar kaldığında sol ayakkabı gene baygınlık geçirirken sağ ayakkabı da bağırmaya başladı. Bu duruma çok bozuldum. Hemen orada buluna taksi dolmuşlara binemezdim yanımda para olmadığı için ama ağabeyime telefon edebilirdim…veya taksiye atlayıp eve dönebilirdim (kapının önünde biraz beklerdi ve parası ödenirdi sonumda) Bunların hiç birini kendime yediremediğimi itiraf edeyim.  Ben yürümeye çıkmıştım ve kıytırık bir ayakkabı programımı bozamazdı. Lakin hava  daha da ısınmış mıydı ne? Kolsuz tişörtüm renk değiştirmişti terden artık.

Caddenin deniz tarafına geçtim ve ağaçların gölgesinden yararlanmayı umarak eve doğru ilerlemeye başladım. Gerçi o saate (13:00-14:00 gibi) gölge falan pek yoktu ama olsun. Tabii hızım artık ayakkabıya bağlı idi. Sol ayakkabının altındaki kaplama sağ teke göre daha fazla kendini koyverdiğinden sol ayağımı hafifçe aksayarak ve yerden tam kaldırmadan yürüyordum.  Ne spor ama!. Daha eve en az 3 km var, tepemde güneş, ter içindeyim ve yürüyemediğim bir çift ayakkabı ayağımda! Olsundu, ayakkabıya taviz verecek adam değildim ben, parçalanıncaya kadar yürürdüm…Ve yürüdüm…ayakkabı da parçalanmadı.

500 metre bile gitmemiştim ki sol ayakkabının taban altındaki X şeklindeki takviye her 60 metrede bir tabanın altından sağa ve dışarı doğru iyice kaymaya başladı. Öyle ki her 60 metrede bir duruyor, ağırlığımı iyice sol ayağıma verip iyice bastırarak ayakkabının tabanını tekrar o X şeklindeki kaplamanın üstüne getirdikten sonra ayağımı sertçe yere bir iki kez vuruyordum. Sıcak falan umurumda değildi artık.  Duruma ve aptallğıma çok bozuldum. Bu sıcakta, bu yaşlı ayakkabılarla yürümeye çıkmanın ne manası vardı, taş gibi diğeri varken? 200-300 metre sonra sağ ayakabının altı da aynı numaralara başladı! Böylece ortalama her yüz metrede bir durup sağa sola kıvırtarak ayakkabıların tabanlarını yerlerine oturtup yürümeye devam ettim. Güneşten pişmiş kafamla kızgın öğle güneşinin altında pişen alfast ve kaldırım taşlarının sıcağı ile yaşlı ayakkabının tabanlarının kendini koyverdiğini, hızlı yapıştırıcının da yeteri kadar sertleşemeden aynı akibete uğradığını çözdüm; ama neye yarar?

Bunlar olurken yürümekten vazgeçmeyi bir an bile aklımdan geçirmedim. Maksimum 75 dakika sürecek olan yürüyüş 120 dakika oldu o güneşin altında. Eve kan ter içinde girdim. Kimse sesini çıkarmadı.

O Adidas ayakkabının tabanı  daha sonra güzelce bir yapıştırıldı, inat değil mi? Ancak, ertesi sabah yaptığım kontrol sonucunda emekliye ayrıldı. İtina ile poşete koydum ve çöpe attım!

Şimdi biliyorum ki, ayakkabı falan hikayedir, istersen yürürsün…yeter ki iste…

Reklamlar

About Selçuk Aytimur

Yolun yarısını geçeli çok olmakla birlikte, bana hiç öyle gelmiyor daha
Bu yazı Spor içinde yayınlandı ve , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s