Turgut Uzer…ODTÜ EM 76 ListEM üyesi meslekdaş…aile reisi, baba… yönetici…

Sevgili meslekdaşımız Turgut Uzer’i kaybettik.

Bu gördüğünüz resim 30 yaşlarında, canını dişine takarak çalıştığı Lassa’da çiçeği burnunda bir müdür iken çekilmiş bir resmi. Yazının sonunda ise makam odasında, son yıllarda çekilen usta EM Turgut var.

Ben Turgut ile hiç karşı karşıya gelmedim. İlk karşılaşmamız sanal ortamda oldu. Bizim bir kapalı yazışma listemiz vardır…Bilen bilir ListEM’i. ODTÜ mezunu Endüstri Mühendisliği bölümünden mezun olanların yazışma platformu. Öyle böyle değildir ListEM.

Benim 1990 yılından bu yana aktif olduğum alan da malum. 2000 li yılların bir yerinde bir gün listEM’e bir yazı geldi Turgut Uzer imzalı. Kalite Derneğine ilişkin birşeyler diyor ama güzel diyor. Sen de kimsin, nereden de vakıfsın bunlara mealinde bir cevap yazınca anladım ki 76 mezunu birisi var karşımda ve de SH’de bir firmada üst düzey yönetici ve dernekde de aktif o günlerde; çünkü yönetttiği firma Kalite Ödülü almış. O günden sonra arada bir karşılıklı yazışır olduk ListEM’de.  Sonra bir gün bir şeyler oldu ve sevgili Turgut çok canımı yakan bir şeye neden oldu hiç bilmeden ve iyiniyetle yapılmış bir hareketle.  Denizli’den İzmir’e dönerken karayolunda arabayı kenara çekip kendisini aradım ve derdimi anlattım dakikalarca. Bu ilk ve son konuşmamızdı. Turgut beni sabırla dinledi: “Sen bana bağır ağam, bağır iyice ben bunu hakettim, söyle ne istersen yapayım ama oldu bir kere…” mealinde bir şeyler söyledi. Sanırım 15 dakika dertleştim kendisiyle; çok canım yanıktı. Sonra ceza olarak bana bir kutu en iyisinden Romeo Juliet Havana purosu göndermesini istedim.  15 gün içinde purolar geldi. Afiyetle hepsini tüttürdüm, canımı yakan olayın hiç çözülememesine rağmen. Vız geldi, Turgut’dan kıymetli değildi.

Turgut, Lassa, Beksa derken SH’in üst kademelerine kadar tırmanan başarılı bir meslekdaşımızdı. Buna karşın ListEM’de alçak gönüllüğünü, hoş görüsünü, deneyimlerini aktarma hevesini, saygısını, bazan yazılan ters yazılara karşı sabrını hiç yitirmedi. Neyse oydu diyeceğim…Turgut’un yazılarından yaşamın güzellikleri süzülürdü bazan, bazan da deneyimleri. Güzel yazardı. Bildiğimiz kadarı ile de güzel yemek yapardı. 

Sonra 2006 yılı idi galiba kanser olduğunu bildirdi ListEM’e.  Aşaıdaki yazı, onun ListEM’e yazdığı yazıdır. Bir anlamda özeldir ama istemedim kaybolup gitmesini. Onun için buraya taşıdım. Güzel yazardı Turgut. Yazdıkça biriken yazılarını kitap haline getirir, isteyenlere de gönderirdi. Hepsi kitaplığımda dizili…

Turgut’u biz çok sevdik.

Vefat haberini yoldan geldiğim 21 Şubat gecesi, adetim olduğu üzere ListEM’e ve Facebook’daki ListEM 79 sayfasına göz atmak için makinanın başına oturduğumda öğrendim. Bir gün önce Olymp Ve Faniler adını verdiği son kitabını saat 01:00 kadar oturarak bitirmiştim, o saatte uyumuş olmam gerekmesine karşın.  Nedense kendisini hiç üzüp üzmediğim, haksızlık edip etmediğim benzeri düşünceler geçmişti kafamdan kitabı kapatırken.

Allah rahmetini esirgemesin  senden Turgut. Nur içinde yatasın inşallah.

Bize yazdığı yazıyı olduğu gibi aşağıya aldım.

XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX

Turgut Uzer’in ListEM’ e 2006 yılında yazdığı yazı:

Aşağıdakiler belki de gerekmedikçe bulaşılmaması gereken bir şeyler (…ki burada çok büyük bir soru işareti var aklımda, ama konu o değil, devam ediyorum…). Benim fazla bir seçeneğim yok, bu seneki gelişmeler neticesi kendime çizdiğim yolda, benimsediğim kapsamıyla  tıbben gerekli bir kafa göz yarmaca. Düşüncelerimi düzene koymam için yazmam gerekiyor. Bir yerlerden düşüncelerimi sektireceğim de, sizleri kurban seçtim. Nezdimde sektirmiş olmam için sizlerin okuması( ve üstelik bir şey anlaşılmaması neticesi vakit kaybetmeniz, anlaşılsa bile içinizi karartmanız) şart değil, yazarken sektireceğimimin bilinci içinde gerekli otokontrolu uyguluyorum, böylece gaye hasıl oluyor. Fazla umudum yok ama umarım demek istediğimi demeyi becermişimdir.

Şu sırada birini arıyorum da, bulduğum ölçüde tanımaya çalışıyorum.

Hevesli, enerji dolu haliyle sağa sola çarpa çarpa ve çarpıla çurpula hafif buruk ve kırık da olsa, neredeyse yirmi yaşına kadar dengeli bir şekilde gelmiş. 19 yaşında babasını kaybetmiş. Sıralı ölüm deyip geçilebilir, ama bu sıralı ölüm onda derin iz bırakmış. Kendisinin farkında olmadığı, ilki iki yaşında, ikincisi oniki yaşına olan iki şok travmanın üzerine üçüncü şok travması belleğine o dönemde kazınmış. Sonradan belleğine kazınan 25, 29, 37-38, 43, ve 48 yaşlarındaki beş ilave şok travmanın dibinde, en derin, en kuvvetli, ve bugün itibarıyle da halen belirgin şekilde etkili olan bir kuvvet olarak kalmış. Babasının ölümü, mide kanseri neticesi. Teşhis erken yapılamamış, açılmış ve yayıldığı görülüp kapatılmış. İsveç’te araştırma safhasında olan bir tedaviye gönüllü olmuş, kabul edilmiş, ancak seyahat ve kalacak yer ile ilgili para çıkıştırılamamış. Kendisine o sırada maddi yardım yapabilecekler yapmamayı seçmiş, ya da yapamamış. Hatta kendisine belirgin maddi borcu olan “yakın”lar kendi keyfine bakmayı seçmiş. Neyse, sonuçta para  oluşturulamamış. Maddi olanağın o sırada zannettiği kadar akışkan olmadığını, kolay paylaşılmadığını, akrabalık ve tanıdık bağlarının işe yaramayacak günlerde daha kuvvetli, işe yarayacak günlerde daha zayıf  olduğunu bir kenara o günlerde yazmış. Maddi olanağın çoğunun faydasına değil ama, azının potansiyel zararına vakıf oluş.

Babasının anlı şanlı profesör olarak çalıştığı hastanenin marangozhanesini işleten usta, İsveç’te işçi olarak yaşayan akrabasının evinde birkaç ay misafir edilmesini sağlamış. Babası, eşini bile yanına alamadan İsveç’e gidip tedavi amaçlı araştırmaya katılmış, Türkiye’ye geri dönmüş. Araştırmaya babasının bir faydası olmuş mu bilmiyorum, ama tedavinin babasına faydası olmamış, hastalık hızla yayılmaya devam etmiş. Babasının kendinde olduğu son saatlerde kendisine sıcacık sarılışını, yatakta yanyana yatıp hayat hakkında konuştuklarını, babasının kendisine emanet ettiği değerleri, görüşleri,  düşünceleri hep kaydetmiş, zamanla içselleştirmiş. Babasının öldüğü sabah, iki ayak başparmaklarını ucunda bir kağıt olan bir sicim ile hop diye bağlanıverilmesi sahnesini hiç unutmamış. Öldüğü günün ertesi günü Konya’dan gelip babasının lise döneminde kan kardeşi olduğunu beyan edip, beyanı amcası tarafından doğrulanan bilmemne tarikatı üyesini de unutmamış. Cenazenin hazırlanması mekanına, o “kan kardeşi”nden daha yakın bir akrabanın bulunması, dolayısıyla tarikat kökenli olmayacak isteklerin önünü kesmek amacıyla, “oğlu” olarak girmiş ve katılmış. O birkaç saati de unutmamış.  Cenaze töreninde kendisinin yanına gelip kendisine bundan böyle babalık önerenlere reaksiyon vermemiş ama bu öneriler kendisini daha da katılaştırmış. Kimseye ihtiyacı olmaması gerektiğini bir kenara, yok yok, orta yere yazmış. Ertesi günü de toplanıp gelip annesini suçlayan “yakın”ları, suçladıklarının içeriğinden önce, ana motivasyonları itibariyle kaydetmiş: rahatlamak. Kendi içindeki sıkıntıyı boşaltmak. Sıkıntının boşaltıldığı insanların daha fazla sıkıntılı bir durumda olduğu durumu bile, sıkıntısını kısa yoldan boşaltmayı aklına koymuş insana engel olamıyor. Sıkıntısını boşaltıyor, ve hafifleyip gidiyor. Bunu, veya daha az zararlı bir muadilini beceremeyenler ise sıkıntısıyla yaşıyor. Ya dalıyor uzaklara bakıyor, ya sigara içki kadehi tesbih gibi eline bir veya birkaç totem alıyor sıkıntısını ezmeye çalışıyor, ya deli danalar gibi alakasız bir çayırlık bulup tepiniyor, ya da hepsi birden.
19 yaşındaki travma kendisini sarsmış, ve aynı zamanda öğrenmiş. Babanın artık olmadığını, başka babanın da olmayacağını iyice kafasına yazmış. Kendisini ve sevdiklerini selametini sağlama misyonunu kendine biçmiş. Bu misyon uğruna, ana karakterinin, naturasının, kumaşının tabii dokusundaki mekanikliğin daha ötesi bir mekanikliği benimsemiş. Benimsediği mekanikliği üzerine uydurup taşımış ve geliştirmiş. Maske repertuarını o kadar zenginleştirmiş ki sonraları, 90’ların başında konunun bir uzmanı kendisinin maske zenginliği ve maske değiştirme hızı ve sıklığına hayret ettiğini ifade etmiş.
Babasını kaybettiği o hengamede, kendisinin de kanser olacağı ve genç yaşta öleceği neticesine de varmış. Öyle bir sağlam bir şekilde bu sonuca varmış ki bunu sorgulama ihtiyacı hissetmemiş. Argümanını tartışmamış, tartmamış. Bütün yaşantısını buna göre yönlendirmiş demeyeceğim ama yaşantısının her safhasında bunu dikkate almış. Bilinçaltı ise daha fazlasını yapmış, ve düşüncesini gerçekleştirecek tetikleme mekanizmasını kurmuş. Bu tetikleme mekanizması hep devrede kalmış, “uygun” ortamın oluşmasını beklemiş.
Mekanikliği davranış biçimi olarak benimsemiş. Benimsemiş ama tabii ki ana doku değişmiyor. Kendine biçtiği misyonun gereği mekaniklik ile tabii dokusundaki mekaniklik/duygusallık yapısı arasındaki uyumsuzluğun neticesi gerginlik birikimini düzgün şekilde boşaltacak bir beceri geliştirememiş. Sosyal olmuş ama paylaşımcı olmamış.
Zamanla, kariyerindeki gelişmelerin de neticesi daha da mekanikliğe yönelmiş. “Karakter” ile “Davranış” arasındaki açılma artmış, gerginlik birikimi de artmış.
Tetikleme mekanizması  da kendine uygun ortamı bulmuş.
Yaşantı tarzının neticesi karaciğerin yağlanması, çok iş seyahati, yorgunluk gibi girdiler de var ama bu girdilerin tamamı tetikleme mekanizmasının oluşması süreci ve karakter/davranış uyumsuzluğu, ve paylaşmama üçlüsünün intrapolasyonu içine düşüyor zannediyorum.  Burada derin bir nefes alıp bir dalacağım:
Dengenin hangi noktada olması gerektiğini bilmiyorum ama, belki de insandan insana değişen bir yerde, ama bir yerde, “madde” ve “ruh” arasında bir denge olması gerekiyor galiba.
Bilim, en azından tanımlanıp önümüze konulduğu haliyle, başkalarını bilmiyorum ama, benim mekanikleşmemi kendime göre haklı kıldı.
Madde, daha fazla ağırlık kazandı, bir yandan belirsizlikler azaldı ama öte yandan zenginlikler de azaldı.
“Tıp” da gereğinden fazla “madde”ye kaymış olabilir mi? Bu “madde”ye kayış, “ruh” tarafındaki zenginliğe körelmek yönüne gidiyor olabilir mi acaba? Neyse, bu benim bir şey katabileceğim bir ihtisasım olan bir konu değil, sadece damdan düştüm.
Hadi diyelim ki şu benim bulduğum ölçüde tanımaya çalıştığım salak, 19 yaşındaki şok travmanın neticesi kurduğu tetikleme mekanizmasının, dokusundaki madde ve ruh arasındaki tabii dengesinden/harmonisinden o veya bu nedenle uzaklaşarak oluşturduğu uygun ortamı bularak harekete geçmesi neticesi her ne yaptıysa yaptı diyelim.
Ama bu böyleyse, bilimin bizim önümüze konan tanımı bizi yanlış, en azından eksik yönlendirmiyor mu?
Bu konu kişiselden çok ötede.
Mekaniklikle fevkalade uyum içinde çalışan “Kainatın merkezinde ben varım. Etrafımda olan her şey bana oluyor, benden sekiyor” diye bir algılama kalıbı, o veya bu sebeple oluşuyorsa şöyle bir şeyler de oluşuyor:
Trafikte ben kendi şeridimde dura kalka giderken bir başkaları emniyet şeridinden yanımdan vız diye geçince benim aklıma “bunlar trafik kuralını ihlal ediyorlar”dan önce “bunlar benim hakkıma saygı göstermeyerek benim hakkımı yiyorlar” gelebiliyor.
Ya da Orhan Pamuk’un  İsveç’te Nobel Edebiyat Ödülünü alma törenini TV’de gördüğüm zaman ilk aklıma gelen düşünce “bu salonda 1997 yılında Beksa Avrupa Kalite Ödülünü almıştı, ben de oradaydım, bir mafya ailesi gibi Beksa’lı yöneticilerle sessiz sedasız birbirmize sarılıp birbirimizin gözünün içine bakmıştık” düşüncesi gelebiliyor.
Ya da bir arkadaşım sevinçle “bu sabah amca oldum” deyince aklıma gelen ilk düşünce “abim bekar olduğu ve muhtemelen öyle kalacağı için ben hiç amca olmayacağım” olabiliyor.
Örnekleri korkutucu miktarda çoğaltmak mümkün.
Yaşanılan ortam ile daha iyi harmoni için, madde ile ruh arasındaki dengenin yeniden kurulması gerekiyor.
Gerekiyor da, bu meretin paketlenmişi markette yok.
İş başa düşüyor galiba…
Sevgiler
Turgut Uzer
18 Aralık 2006 Pazartesi

Aşağıdaki makam odasında çekilmiş bir resim. Yanında durduğu resim çok sevdiği ve anlamını bizlerle paylaştığı bir resimdir.

Reklamlar

About Selçuk Aytimur

Yolun yarısını geçeli çok olmakla birlikte, bana hiç öyle gelmiyor daha
Bu yazı Genel içinde yayınlandı ve olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

3 Responses to Turgut Uzer…ODTÜ EM 76 ListEM üyesi meslekdaş…aile reisi, baba… yönetici…

  1. Derya Özkan dedi ki:

    Nur içinde yatsın…

  2. hüseyin tomaşoğlu dedi ki:

    paylaştıgınız için teşekkürler.sevgiler.
    üstadın topragı bol olsun.

  3. Esat Sipahi dedi ki:

    Ben Esat Sipahi, Turgut Abinin ODTU Fortran kitabindan kendikendine daha 14 15li yaslarda programlama dili ogrenmeye calisan, rahmetli babasi Ferruh Uzer’in Ankara Tip Fakultesinden doktor arkadasi Gastroentroloji Profesoru Nihat Sipahinin ogluyum. Aldigim bu kotu haber beni cok uzdu. Ben Turgut Abiyi cok severdim. Allah yattigi mekani cennet eylesin. Nur icinde yatsin.
    Tum ODTU camiasinin basi sagolsun.
    Esat Sipahi.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s