Hayaller ve hayaletlere dair veya Jacqueline du Pré I

Jacqueline du Pré‘nin adını ilk kez ne zaman duyduğumu anımsamıyorum. Adını hep biliyordum, Pierre Fournier, Mstislav Rostropovich, Pablo Casals‘ın adlarını da hep biliyor olduğum gibi. Dvorak ve Schumann’ın cello koncertolarını, Elgar’ı da sanki hep biliyordum.  Ama Yo Yo Ma öyle değil; onun adını öğrendiğimi anımsıyorum; Paganini, Karajan, Berlin Filarmoni’yi öğrendiğimi anımsadığım gibi. Öte yandan Furtwangler, Toscanini, Menuhin, Heifetz ve başka bazılarını sanki hep biliyormuşum gibidir. Bizim Suna Kan, Gülsin Onay, İdil Biret de hep bildiklerim arasında…

Cello, veya bizde yaygın adıyla viyolonselle ne zaman tanıştığımı da anımsamıyorum. Oysa kemanı çok iyi anımsıyorum. 196o ların ortasında ağabeyim için eve bir keman gelmişti de, oradan… Bir süre sonra  ağabeyim o kemanla önce babamın kanununa eşlik etmeye başlamıştı, sonra da babamın sınıf arkadaşlarından oluşan müzisyenlere. Kimi tambur, yaylı tambur, ut ve keman çalarlardı. Hepsi de orduda görevli rütbeli askerlerdi üstelik. Haftanın belirli günleri bir evde toplanılır, biraz sohbet edilir, sonra da müzik aletleri ortaya çıkardı. Önce akord yapılır, sonra nota sehpalarına notalar açılır ve bir saz semaisi ile parti paşlardı . Her eserin bitişinde çaylar tazelenirdi.  Babamın nota sehpasında genellikle kendi elleri ile temize çekilmiş olan klasik müzik külliyatımızdan sayfalar olurdu. Diğerlerinin hepsi babam kadar nota ve usul bilgisine sahip olmamakla birlikte ahenk içinde çalarlardı.  Babamız çok iyi bir kanun sanatçısı idi. Nasıl etmişse etmiş, harp  okulundan başlayarak merak saldığı kanunu ustalık derecesine kadar ilerletmişti yıllar içinde. Ben kulağımı kanun sesine açtım. Babamın makam, nota ve usul bilgisi ve kulağı benim ve pek çoklarının havsalası dışındaydı. Rahmetli babam, 1970 yılında rahmetli olan ünlü kanun virtüozu Vecihe Daryal’dan da ders almıştı bir müddet, 1960 lı yılların başında İstanbul‘da meslek hayatının başlarında iken. Ben henüz başlamıştım ilk okula.  Vecihe Daryal (biz Vecihe teyze derdik) İstabul radyosunda çalıyordu o yıllarda; tam bir İstanbul hanımefendisi ve kanun üstadı idi.  Onun gibi kanun çalan duymadım, görmedim; o bir ekoldü. Babamın kanun çalma stili de doğal olarak onu andırırdı. Vecihe hanımın evinde tekerlek teyp bantlarına kaydettiği Vecihe Daryal yorumları hala bir yerlerde duruyordur. Babam bu bantları daha sonra evde dinleyerek kanun çalmak – çalışmak  için kaydederdi.

Ben ciddi olarak keman çalmaya ağabeyimden yıllar sonra başladım. Kemanın eve ilk geldiği dönemdeki çabalarım pek iyi sonuç vermemişti. Keman çok zor bir çalgıdır. 1960 ların ortalarında babamın kanuna eşlik etme çabalarım, babam kulağımı ve tempo duygumu beğenmediğinden çabucak son buldu.  O yaşlarda,  çok az çocuğun sahip olabileceği bir solfej ve usul bilgimiz vardı; babam ağabeyimle bana  elimizle tempo tutturarak notaların isimleri ile okumayı öğretmişti, sıradan bir şeydi solfej bizim için.  Solfej çalışmalarını Dede Efendi, Mustafa Itri, Sadullah Ağa, çok sevdiğim Şakir Ağa vb nin eserlerinden yapardık. Öyle ki, önümüze konan eseri, sadece notalarının isimleriyle okuyarak seslendirebiliyorduk, bir yandan usulüne de dikkat ederek. Ancak, tüm bunlara rağmen, keman çalışırken babamın  sık sık “yanlış bastınnn, koşmaaaa, yürü biraz yürü, gene yanlış bastın, offf!” mealinde bağırmalarından, sinirlenmelerinden, ters sözlerini duymaktan sıkılmaya başladım.  Benden daha iyi bir kulağı olan ağabeyim de benimle dalga geçmeye başlayınca benim o dönemdeki keman çalma çabalarım sona erdi. O, bir müddet bir hocadan ders de aldı ve benden her zaman daha iyi çaldı kemanı. Emekli olduktan sonraki yıllarda da sürekli kanun çalan babam bir sürü öğrenci de yetiştirdi. 12-13 yaşında askeri  ortaokula giren (babası, dedesi de asker olan…) babam, tartışma dışı olan müzik yeteneği bir yana besbelli ki bizim çocukluğumuzda bir müzik pedagogu gibi davranma becerisine sahip değilmiş. Yıllar içinde öğretme yeteneği gelişmiş olmalı ki pek çok öğrencisi oldu.

Yıllar sonra, nasıl ve nedendir bilmiyorum; lisenin ilk sınıfında kemanı tekrar elime aldım.  Nota sehpasının karşısına geçtim, solfejini ezbere bildiğim eserlerden birinin nota sayfasını açtım ve kendi kendime çalışmaya başladım.  Çalmayı beceremediğim yerlerde solfej bilgim imdada yetişti; kemanı kucağıma koyup notaları sesleri ile okuyarak müziği çözmeye çalıştım, veya mandolin çalar gibi yaptım. Sonra kemanla denedim. Lise boyunca ve daha sonra üniversitenin hazırlık sınıfında bu çalışmalar aralıksız sürdü. Keman elime adeta yapıştı. Notaları ile klasik müziğimizin pek çok bestesini çaldım. Çalıştıkça kemana hakimiyeti arttı, arttıkça daha çok çalıştım; bazan günde 5-6 saat. Ama işte bu yıllar klasik batı müziğine olan ilgimin de yükselmeye başladığı yıllara denk geldi. Klasik müziğimizi çok iyi bilen babam, bir miktar klasik batı müzik bilgisine de sahipti. Tanınmış bazı bestecileri, eserlerini, çalan çalgıların adlarını vs bilirdi, radyodan duyduğunda. Bu tetikleme zaten bana yetmiş olmalı.

Kemana başladığım yıl, liseye başladığım yıl, klasik batı müziğine olan ilgim de yoğunlalmaya başladı. Doğal olarak önce keman edebiyatına merak saldım. O yıllarda (1970 ler…) klasik müziğe merak salınca ancak tek kanallı radyoda Nevin Uluçam’ın hazırlayıp sunduğu Dilek kutusu adlı program, belirli saatlerde yayınlanan senfonik müzik programları ve CSO konserlerinin bant yayınları vardı, hepsi o…(CSO konserinin bant yayını galiba Faruk Güvenç sunar ve çalınacak eseri, bestecisini, solisti, orkestra şefini de tanıtan konuşmalar yapardı) Paganini, Tartini başta olmak üzere keman edebiyatının önde gelen eserlerini ve diğerlerini diğerlerini dinlerken gelen büyük keman konçertolarıyla işin rengi hızla değişti. Yayın saatlerini TRT program dergisinden izler, tam saatinde radyo başında olurdum. Beethoven ve Çaykovski konçertoları çok sık Leonid Kogan veya  David Oistrakh kayıtlarından çalınırdı. Menuhin de bu sıralarda beynime kazınmış olmalı.

Lise son sınıfta notayı önüme açtığımda, bazıları ite kaka da olsa, bazı sesleri tam basmayı hiç beceremesem de çalamadığım bir şey kalmamıştı ama, çaldıklarım da bana yetmez olmuştu artık. Ben Beethoven’ın, Çaykovski’nin, Brahms’ın, Sibelius’un (daha aşağı değil yani!)  keman konçertolarını  çalmak istiyordum. Klasik batı müziğinin bir hastalık gibi beynime yerleşmeye başladığı dönemdir bu. Öyle ki, serin bir Sonbahar gününe denk gelen ve ailece gidilen bir kır gezisinde,   70 dakika boyunca hareketsiz, kulağımı pilli Celard marka radyoya dayamış,   Beethoven 9. senfoniyi dinlediğimi  ve daha sonra soğuk algınlığından ateşlendiğimi anımsıyorum!

Bir keman  hocası bulup ders almayı çok istedim ama olmadı. Liseyi bitirince konservatuara girmeyi bile hedefledim kendi kendime. Çok seslilik bütün hücrelerime sızmıştı artık. Hoca işini beceremeyince Meşrutiyet caddesindeki tanınmış bir yerden keman metod kitabı bile aldım. Ama bu, durumun daha kötüye gitmesine neden oldu. Ne demek istediğimi anlayan anlayacaktır. Bir öğretmen olmadan metod kitabını çözmem mümkün değildi, mesele notalar falan değil!  Keman çalmadaki yetenek seviyem net olarak ortada idi. Kitabı kaldırıp bir köşeye attım. Üniversite hazırlık başladıktan bir müddet sonra da artık bana hitap etmeyen kemanı kutusuna kaldırdım. Seçim yapılmıştı.

Her seçim bir başka şeyi seçmemektir. Seçilmeyen asla yaşanmadığı için kaybedilen veya kazanılan da asla bilinmez.

Du Pre ile radyo yıllarında tanışmış olmalıyım.  Hayatıma girince, orada kaldı Menuhin, Mutter ve bir çok diğerleri gibi.

 

Reklamlar

About Selçuk Aytimur

Yolun yarısını geçeli çok olmakla birlikte, bana hiç öyle gelmiyor daha
Bu yazı Müzik, Yaşam içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

2 Responses to Hayaller ve hayaletlere dair veya Jacqueline du Pré I

  1. muzafferabla dedi ki:

    Ben de büyük heyecanla Faruk Güvenç’i dinleyenlerdendim. Ne kadar güzel konuşurdu. C. du Pré ile tanışıklığımı ise anımsıyorum 🙂 kocası Daniel Barenboim üzerinden oldu sanırım. Çok etkileyici buldum tabii… Geçenlerde CSO’dan bir kemancı ile konuşuyordum, çalışma temposunu anlatınca (ki bir hafta sonra diğer konser için başlıyorlar, yeniden) biz köylülerin çalışma nedir bilmediğimizi iyi anladım.

    • Selçuk Aytimur dedi ki:

      Faruk Güvenç’i CSO da viola çalarken defalarca izlemiştim. Orkestra müzisyenlerinin işi gerçekten çok zordur. Şefden fırçayı yemek de var iyi çalışmadan gelirse provaya.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s