İçimdeki Müzisyen (in ölümü)…

kanunBenim evde ilk duyduğum çalgı sesi babamın çaldığı kanundan çıkan sestir;  3-4 yaşlarımda olmalıyım. O zamanlar babamın  kanun çaldığını  değil,  çalmaya çalışıyor olduğunu söylemem lazım ama bunu yıllar yıllar sonra anlayabildim tabii. Henüz üst teğmen olmalıydı 1950 lerin sonunda- 60’ların başında. Harp okulunda saz çalmaya başlamış önce ve sonra kanuna geçmiş, bu da mezuniyetten sonra olmalı.

Istanbul‘da Kağıthane‘de oturuyorduk 60’ların başında.  Babam Kağıthane’deki İstihkam Okulunda görevliydi. Nicole adlı bir de güzel bembeyaz kedimiz vardı. Adı’da babamın kendi kendine sınavlar kazanacak, Fransızca okuyup yazacak kadar öğrendiği Fransızcasıyla, dilini daha da geliştirmek için Fransa’dan yazıştığı bir hanımın adından geliyordu.  Bir gün annem bizi üç kardeş güzelce giydirdi, süsledi. Ya otobüsle ya da taksi ile sonradan Harbiye olduğunu öğrendiğim bir yere gittik. Kocaman bir apartmanın 3. veya 4. katına çıktık. Güler yüzlü kocaman bir teyze bizi içeri aldı. Utangaç çocuklardık biz. Bir köşede yan yana oturduk üç kardeş.  Pek çok geldiğimiz evin sahibesinin ünlü kanun sanatçısı Vecihe Daryal olduğunu sonradan öğrendim.  vecihed-profileBiz ona Vecihe teyze dedik. Sevecen, iri yapılı, nazik ve kibar bir Istanbul hanımefendisiydi o. Vecihe teyze 1914 doğumlu, babamdan oniki yaş büyüktü.

Oraya gittiğimizde babam kılıfından kocaman kanununu çıkarır çalmaya başlardı.  Nasıl yapmışsa yapmış, Vecihe Daryal’dan ders almayı başarmıştı artık. Vecihe teyze de kanununu dizlerine koyar bazan babamı dinler, bazan yanlışlarını söyler, bazan da birlikte çalarlardı. Tempo, solfej de çalıştırırdı babama. Çok güzel  çalardı o,  kanunu;  su gibi akar giderdi parmaklarından sesler. Ellerini ve parmaklarını kanunun üstünde onun gibi tutan ben görmedim, babamdan başka. Belki başkaları da olmuştur da ben görmemişimdir ama, Vecihe Daryal’ın kanunu gibi kanun sesi duymadım yıllar boyu. Nur içinde yatsın. Babamın çalışı ve stili doğal olarak ona benzemiştir.  Daha sonraki yıllarda radyoda kanun sesi dinlediğimde bu stil farkının ayırdına varabiliyordum. Babam da “kopar telleri kopar…” gibi bir şeyler söylenirdi. Hiç sevmezdi mızrapları telleri koparacakmış gibi vuranları.  Vecihe Daryal dinlemek isteyenler için:

Vecihe teyzelere daha sonraki gidişlerimizde,  babam satın aldığı bir makaralı teybe kayıtlar yapmaya başladı, o çalarken. Teybin markası Grundig idi.  Teybi çıkarır, mikrofonu hazırlar basardı kayıt tuşuna. Bizim çıt çıkarmadan oturmamız gerekirdi kayıt boyunca. grundig tk5

Evde tek başına çalışacağı zaman babam,  o eski teypten Vecihe Daryal’ın kanununun sesi yükselirken kendisi de ona eşlik ederdi. “Nasıl hanım, benziyor mu?” diye anneme de sorduğunu anımsıyorum hayal meyal.  Kanun çalmak çok ciddi bir meşgale idi. Nota sehpası açılır, notalar yerleştirilirdi. Kanun çalınırken fazla gürültü yapmamak gerekirdi. Üç küçük erkek kardeş haliyle bazan yerde oynarken kantarın topuzunu kaçırınca rahmetli, kanunu kucağından alır, ucundaki sap kısmıyla başımızı dürtüverirdi söylenerek. Bazan canımızın da yandığı olurdu. Epeyce gittik Vecihe teyzelere. İlkokul 2. sınıfa geçtiğimde babamın tayini Sivas‘a çıktı. Vecihe teyzelere veda edildi ve taşındık. Aşağıdaki foto rahmetli babam rahmetli ve kıymetli üstatla bir çalışma anında…

Vecihe Daryal ve babam

 

Babamın klasik müziğimiz ve  kanundaki ustalığı artmış olmalı ki Sivas’ta bir müzisyenlerden oluşan bir ekiple bir araya geldi. Galiba bunlar öğretmenler ve kendi gibi subaylardan oluşuyodu. Kız meslek lisesi öğrencilerinde oluşan bir de koro vardı. Geceleri saatler süren müzik çalışmalarına biz de giderdik. Bazan tambur, kanun, keman, uddan oluşan heyet çalmaya devam ederken ben koltukta sızar uyurdum, kurabiye, kek ve puaçaları yedikten bir müddet sonra.

Sivas yıllarından sonra Ağrı‘ya gittik 1965 te.  Sivas’taki durum orada da tekrarlandı. Bu subaylar ne kadar da müzik meraklısı oluyordu. Tambur, yaylı tambur, ud, keman çalan bir sürü subay vardı. Her hafta sonu bir evde toplanılırdı. Çay kahve partisi başlar başlamaz bizimkiler çalgıları çıkarıp bir köşeye toplanırlardı. Nota sehpaları açılırdı. Galiba, babamın müzik bilgisi daha engin olduğundan liderlik onda olurdu.  Arada bir durup seslenirdi kemana “yanlış bastıııın”, veya tambura dönerdi “nereye koşuyorsun?”, biraz sonra uda seslenirdi “diyeeeez!” Bazan dayanamaz bırakırdı çalmayı ve kemana dönerdi birisine :” koşma koşmaaaa” ve başlardı önündeki notadan okumaya tempoyu eliyle tutarak. Hayret ederdim bu seslerin hepsini nasıl izleyebiliyor, tempolarının yanlışını nasıl anlıyor?  Burada da gene bir okulda çalışmalar oldu, koro kuruldu, konserler verildi. Babam akşamları eve geldiğinde yemek odasına çekilerek 1-2 saat kanun çalardı mutlaka. Yemekten sonra ise inci gibi yazısıyla,  nereden bulduğunu bilmediğim klasik müzik küliyatımıza ait bestelerin notalarını üzerinde porteler olan tertemiz kağıtlara kopya ederdi. Sanırım bütün klasik müzik külliyatımız vardı elinde ve, bu notalar hala babamın evinde durmaktadır.

Nota, usul ve solfejde babam çok ileri idi. Önüne notayı koy, o sana okusun.  Kulağının da çok keskin olduğunu bu yıllarda anladım. 5 çalgı, diyelim Ferahfeza perşrev çalıyorlar. Birden babam uda dönerdi “hop hoop”, biraz sonra kemana “koma bemooooool baaas” vb… Artık ağabeyimle biraz büyüdüğümüz için ne zaman nasıl olduğunu anımsamadığım bir biçimde kendimi babamla birlikte solfej çalışırken buldum, usul çalışmalarıyla birlikte.  Ağabeyim de aynı durumda idi. Mandolin de çalıyorduk ve kısa bir zamanda ağabeyime bir keman alındı ve bir müzik öğretmeni ile çalışmaya başladı. Ben bunu beceremedim. Solfej devam etti, nota ile şarkı söyleme devam etti, babamın kanun çalarken veya radyoda bir eser çalarken “bunun makamını söyle ” testleri devam etti. Bizim evde klasik müzik dışında bir müzik çok zor dinlenirdi. Ağabeyim kemanı güzelce ilerletti ve hatta babamın heyetiyle çalmaya bile başladı. Ben de babamla keman çaldım o kanun çalarken ama “yanlış bastııın” lardan bıktım usandım, babam da usandı! Ben keman çalamayacaktım anlaşılan doğru dürüst… Babam kulağımı zayıf buluyordu “yanlış basıyorsun oğlum duymuyor musun ” diyordu. Çok zordur keman çalmak…Ben ise mandolinle oyalandım. Kemana bir daha elimi sürmedim, notayla çalmayı öğrenmiş olmama rağmen

Evde sürekli klasik Türk müziği çalınması ve dinlenmesine karşın, türkülerimiz de eksik olmazdı radyodan. Radyo dediğimde Celard marka pilli ufak  birşey.  radio celardBizim ellememiz yasaktı biraz. Babamın notalarını yazdığı yemek masasının üstünde dururdu radyo, bazan da masanın ardında ağzına kadar klasiklerle dolu kütüphanede. Bir gün solo keman bir şeyler çalıyordu, klasik batı müziği. Çılgın bir şeydi çalan, anlatamam. Keman çalmakla cebelleştiğimden dikkatimi çekti. O nasıl çalmaktı öyle, ve nasıl bir müzikti bu? Babam anneme döndü: “Paganini bu galiba dedi, o olmalı.” Paganini de kimse artık, adı da bir garip. Yıllar sonra anladım ki 24 kapristen birisiymiş ol çalan (anımsayamıyorum hangisi) Büyülenmiş gibi dinledik sonuna kadar, çalan müziği. Sonra spiker “Paganini…” dedi, gerisini anlayamadım doğal olarak. Babama olan hayranlığım artmıştı birden. Adam kanun çalıyor, o bizim müzik,  tamam ama bu acayip müziği de biliyordu! Duyduğumuz ilgi üzerine radyonun o zamanki kısıtlı yayınında klasik batı müziğini de dinlemeye başlamış olmalıyız. Mozart, Haydn ve Beethoven adlarını öğrenmiş,  seslerini duymuş olmalıyım. Değişikti  ve güzeldi tam anlayamasak da. Bu geçişin nasıl olduğuna dair daha net bir anım yok.

İlk okulu Ağrı’da bitirdim, Orta bir’i okudum ve Ağrı’dan tekrar Sivas’a geldik. Hayat aynı minvalde devam etti. Ağrı’da başlayan hafif müzik merakı da artarak devam ettiyse de temel değişmedi. Ağabeyim kemana devam etti.  Kanun sesi deva etti. Ben, orta okul son sınıfta kaldım.  O yıllarda bitirme sınavları olurdu.  Türkçe ve matematikten geçemeyince  bir yıl bekledim tekrar sınavlara girmek için. Dersleri tekrar almam gerekmiyordu. Sınav zamanına kadar sıkıntıdan olsa gerek, Ağrı’da çalmaya çalıştığım notaları ve ağabeyimin kemanın ortaya çıkardım tekrar keman çalmaya başladım yıllar sonra,  ucundan kenarından, sağlamca olan solfej bilgimin de yardımıyla.   Ortaokul bitince,  Ankara’ya taşındık ve liseye başladım.

Violin picLise yıllarımda, birinci sınıftan itibaren  içimden bir müzisyen çıktı sanki. Kendi kendine oldu herşey. Kimse “al da şunu çal!” demedi. Özellikle yaz aylarında her günüm saatlerce nota sehpası başında geçti. Klasik müziğimize ait çalamadığım hiç bir şey yoktu. çalma stilim gittikçe iyileşti, yaya ve kemana hakimiyetim arttıkça. Babamın bize verdiği notalar yetmez olunca o evde yokken, dokunulması yasak olan notalarından çıkarıp çalıyordum. Bunu anlayınca önce biraz söylendi, ama laf olsun diye söylendi. Yerinden çıkarılan notayı ait olduğu makamın zarfına yerleştirdiğim müddetçe problem yoktu. Bazı eserleri daha güzel çalıyordum daha çok çalışmış olduğum için, özellikle saz eserlerini; peşrev, saz semai vb. Bunların içinde melodik yapısı olağan üstü olan çok güzel besteler vardır. Sözlü eserlere gelince biraz canım sıkılıyordu,  ama olsundu çalıyordum işte. Sözlü eserlerin için de çok güzel olanları vardı, şarkıların dışındaki daha ağır formlarda bestelenmiş olan. Bunları çalmaya bayılırdım. Itri, Dede Efendi, Zekai Dede, Şakir Ağa başta olmak üzere çalmadığım kalmadı eskilerden. Daha yenilerden ise şimdi ilk anımsadıklarım Tamburi Cemil bey, Şevki bey, Hacı Arif bey…Bunları da çaldım. Nota sehpasına, makam sırası gözetmeksizin çalmak istediğim notaları dizer, arka arkaya saatlerce çalardım, bazılarını çok sevdiğimden iki kere olmak üzere…Çalışa çalışa yay tutma, aşağı yukarı çekmelerdeki ton farkları, yayın başıyla çalmak ile sonuyla çalmamın farkları, vs bunları öğrendim. Çalamadığım eserleri önce solfej, sonra solfej yaparken kemanı mandolin gibi çalarak çözdüm.

Yalnız bir tek sorun vardı : Hala bazan yanlış basmaya devam ediyordum ! Üstelik şimdi bunu kendim farkedebiliyordum da! Bazan yanlış bastığımı farketmeye başlayınca, doğru bastıklarımdan da şüpheye düşmeye başladım.

Diğer taraftan klasik batı müziği merakı kısa zamanda düşkünlüğe dönüştü.  Radyoda tüm klasik müzik yayınlarını izliyordum. TRT nin aylık yayın dergisi gelirdi eve. Hangi gün hangi saatte ne yayınlanacak bakar, işaretler ve o saatte radyo başında olurdum.  Nevin Uluçam’ın hazırlayıp sunduğu o güzelim dinleyici istekleri programını çok severdim. Kısa zamanda belli başlı orkestraları, şefleri, solistleri, bestecileri ve eserlerini tanıdım. Furtwangler, Viyana Flarmoni, Herbert Von Karajan, Berlin Flarmoni, Kirill Kondrashin, Moskova Flarmoni orkestrası, Toscanini ve NBC Senfoni, Eugene Ormandy ve Philadelphia Senfoni…Ruggiero Riggi, David Oistrakh, Leonid Kogan, Zino Francescatti, Salvatore Accardo, Kempff ve daha niceleri…Keman çalıyor olmanın da etkisi ile keman virtözleri ve özellikle keman konçertoları daha çekici idi benim için. Beethoven, Dvorjak, Schumann, Caykovski, Mendelson  ve Brahms konçertoları ile tanıştım önce. Max Bruch ve diğerleri izledi bunları…Paganini, Tartini, Sarasate…Sonra…sonrası dipsiz kuyu. Senfoniler, konçertolar, başka besteciler vs vs vs ..  3 yıl boyunca hemen hemen her Cumartesi günü de CSO’nun konserlerine gittim. Hatta, bazan provalarına dahi. Gidemediğim konerleri ise ertesi gün Faruk Güvenç’in güzel sunumu ile dinlerdim radyodan. Rahmetli Hikmet Şimşek dahil pek çok ünlü sanatçımızı canlı izledim. Gürer Aykal’ın ilk konserleri dahil….Yavaş yavaş şef, solist ayırımını yapabilir duruma geliyordum. Mesela bazılarının Beethoven icralarını sevmiyordum, bazılarının Çaykovski vs….

tk2200_automatic_55928

Besteleri, birazcık da olsa dinleyince, hangi bölümü olursa olsun tanıyabiliyordum.  Bu yıllarda artık yeni bir Grundig radyo teyp almıştı babam.  TRT dergisinden önceden ne zaman ne çalınacağını bildiğimden sevdiğim beste ve yorumları büyük tekerlek bantlara kaydediyordum. Bunun için gene babamdan izin almak gerekmişti tabii. O da radyodan klasik Türk müziği yayınlarını seçerek kaydediyor ve sonra istediği yayını banttan dinlerken birlikte çalıyordu. Kanun sesi ve müzikli toplantılar da devam ediyordu evde. Arada bir babamın sınıf arkadaşları ile ya bizim evde ya da onların evinde toplanılarak heyet kuruluyordu. Bu gece misafirliklerinde Burhan amca (Burhan Enercan) tambur veya yaylı tambur, Salih Terzioğlu amca ud, ağabeyim de keman çalardı.

Hepsi güzel hoştu bunların ama bir problem ortaya çıktı, büyüdükçe büyüdü ur gibi. Ben artık klasik batı müziği tarzında keman çalmak istiyordum ve 18 imdeydim! Paganini, Tartini, Sarasate, Wieniawski, Viotti, Beethoven, CSO konserlerinde  çalan keman  virtüozları, her hafta izlediğim Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasının vazgeçilmez baş kemancısı Oktay Dalaysel  vb dinleye dinleye geldiğim yer bu nokta olmuştu. 

Ters bir durum idi bu. Bir yandan notaları açıp Dede Efendi, Tamburi Cemil bey ve diğerlerini çalmaya devam ediyordum. Bu çelişkiden iyice sıkılınca Meşrutiyet caddesindeki bir kitapçıdan (adını anımsayamıyorum, ünlü bir kitap eviydi) keman için bir metod kitabı aldım. Annem de bu işe iyice merak sardığımı, konservatuara girmek istediğimi falan beyan ettim ama, sınavı bile kazanacağımdan şüpheliydim bir yandan. Metodu açarak çalışmaya çalıştım. Evet, çalışmaya çalıştım zira yayın hangi noktada nasıl  kullanılacağına ve hangi notanın hangi telde basılacağına  dair bir sürü işarete bakmaktan çalamıyordum. Zaten işaretleri de anlamıyordum!  Çok moral bozucu bir durumdu. Bir müddet azimle çalışmaya devam ettim, ne kadar sürdü bu anımsamıyorum. Sonra metodu bir yere kaldırdım. Çok bozulmuş ve hayal kırıklığına uğramıştım.

Keman çalmaya lise son sınıfta ve baharda girdiğim üniversite sınavından sonra da devam ettim. Artık eskiye göre çok hakimdim, elime alınca çalıvermediğim yok gibiydi ama arada bir yanlış basmalar da devam ediyordu tabii. Hele o koma bemol ve diyezleri….Ama eski tadım da yoktu artık.

Üniversite sınavında istediğim mühendislik bölümünü kazandım. 1974 de İngilizce hazırlık okulu başladı. Üniversite yaşamı değişikti, hele bizim okulda…Yeni bir yabancı dil öğrenme çabası da buna eklendi ve keman çalma isteğim, zaten artık tad vermediğinden geri kaçmaya başladı ve içimdeki müzisyeni de beraberinde götürdü. Bir yerlere gömdüğünü düşünüyorum.

Yıllar yıllar sonra küçük yeğenim bir gün babasının kemanını kutusundan çıkarıp aldı eline ve çalmaya başladı. Kapı gıcırtısı falan derken onun içindeki müzisyen büyüdü kocaman oldu ve yerine yerleşti. Yeğenimin kendi kemanı var şimdi. Nota bilgisini edindi, zaman zaman bir araya geldiği arkadaşları ile çalıyor, konserlere çıkıyorlar…(Bir zamanlar benim de çaldığımı bilen yeğenim bir gün elime tutuşturdu kemanı “amca bir denesene ne var bunda? Çalarsın” Kemanı gayet güzel tuttum, ama çalamadım)

Yetenekli  olmak / yeteneksiz olmak böyle bir şey işte

Reklamlar

About Selçuk Aytimur

Yolun yarısını geçeli çok olmakla birlikte, bana hiç öyle gelmiyor daha
Bu yazı Müzik, Yaşam içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

3 Responses to İçimdeki Müzisyen (in ölümü)…

  1. sunacinerwroe dedi ki:

    Selcukcum, ne guzel bir yazi bu… Senin keman marifetini bilmiyordum.. Kizlar caliyor mu birseyler? Belki torunlar calar:-)

  2. BU harika sunum için çok teşekkürler.haldun temel ersan.1960 ların Nevin Uluçam hayranlarından

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s