Geraldine…

Uzak bir ülkede, uluslararası hava crying woman 2 picassolimanı terminaline girdiğimde saat sabah 03:30 civarındaydı. Gelen tek taksi, bir gece önce otelin ayarlamış olduğu beni getiren taksiydi o saatte. Loş terminal binasına giren tek yolcu bendim. Gecenin serinliğinde ortalık o kadar ıssız ve sessizdi ki,  yaklaştığımda iki yana kayarak açılan camlı kapının sesi sanki yankılandı havada : “ssssşşşşşşt tak!” Ürperir gibi olarak loş salona daldım. Arkamdan gelen “ssssşşşşş tak!” sesiyle gecenin içeri dolan serin esintisi bir anda kesildi. Koca salonun tavanında yer yer yanan tavan lambalarına bakarak, o an aktif olan tek güvenlik kapısına yürüdüm, ayağımdaki spor ayakkabılarından yayılan ses dinleyerek. Güvenlik memuru uykulu gözlerle görevini yaptı, Çantalarımı banttan aldım ve loş salonu boylu boyunca geçerek pasaport kontroluna gittim. Buradaki güvenlik memuru genç bir kadındı. Bir müddet bana ve pasaportuma baktı, bakıştık. Sonra camın altından uzatılan pasaportu aldım : “Güle  güle”  Bir kapıdan daha geçiş ve nihayet gümrüksüz satış mağazalarının ve kafelerin olduğu salona daldım.

Uzak ülkede mevsim turizmcilerin ölü dediklerinin tam ortasındaydı. Dolayısıyla ortalıkta turist falan da olmadığından uzanıp giden salonda hemen her kapalıydı. Sabah kalkacak ilk uçak 05:30 da idi. O yıllarda henüz THY uzak ülkeye uçmadığından sabah kargaların bile uyuduğu bir saatte, ülkenin ulusal hava yolu ile Türkiye’ye doğrudan uçmak için, pratik olarak hemen hiç uyuyamadan kalkıp alana gelmek gerekiyordu işte. Ortalıkta kimse olmadığından gümrüksüz satış mağazalarının hepsi kapalıydı, pasaport kontrolundan hemen sonrakinin dışında. Mağazaların kapalı kepenklerine baka baka hayaletlerin oturduğu dizi dizi sandalye ve koltukların arasından loş salonda ilerlemeye başladım ayaklarımdaki yumuşak tabanlı spor ayakkabıların çıkardığı sesi dinleyerek; o kadar sessizdi…Kafelerin de hepsi kapalıydı. Tepemdeki tavan aydınlatmaları ben yürüdükçe önümde, sağımda ve solumda kalan bir alanda yanıyor, ben ilerledikçe sönüyordu. Eh, güzel fikir diye düşündüm : “Çevreye ve doğal kaynaklara saygılılar ama mecburlar zaten buna, ithal fuel oil ile çalışıyor elektrik santralleri çünkü….”

Birden kahve kokusunu hissettim ve ardından da ilerde soldaki sıcak sarı ışık gözüme ilişti. Kahve içmek ve bir şeyler yemek, hem de kuvvetli bir şeyler yemek gerekiyordu çünkü ulusal hava yolunun sabahın köründe Istanbul’a kadar 2.5 saatlik süren  uçuşta sunduğu şey yarım ince tost içinde peynir, bir kuru kek ve kahveden ibaretti. Başkalarını bilmem ama sabah kahvaltısı düzgün olmayınca benim yanıma yaklaşmamak daha emniyetlidir. Kahve kokusunu içime çekerek ışığa doğru ilerledim.  Parlak metal bariyerlerin arkasında kibar sandalyeler, küçük masaları, daha arkada derince koltukları ve siyah sehpaları ile sıcak görünümlü sıradan bir kafe…En arkada ahşap görünümlü uzun bir banko vardı üzeri kavanozlar içine kurabiyeler, çikolatalarla kaplı olan. Yan tarafında ise beyaz ışıklı bir soğuk muhafaza dolabında çeşit çeşit sandviçler…Yani güzel bir sabah kahvaltısı için her şey mevcuttu işte. Salondaki ıssız loşluk  kafeye de hakimdi.   Salonda yürürken gözüme çarpan o sıcak sarı ışık sadece derince koltukların ve sehpaların bir bölümünün üzerinde vardı.  O koltukların birisinde sanki bir biblo  gözüme çarptı hayal meyal; bir biblo kadın!

Tavandan gelen kısıtlı aydınlatma alanı içinde kalan koltuk ve sehpa grubundaki bir koltuğa elimdeki çantaları attım. Biblo falan umurumda olduğundan değil, uyanmam için ışık lazım olduğundan; ışık insanıyım ben. Güneş göremezsem uyananamam, o yoksa en azından aydınlık bir ortam lazım; hava limanları uyuyup kalınacak yerler değildir zira!

Ben bankoya yürürken biblo kadın bilgisayarını çıkarmış kahvesini içiyordu. Kimbilir neye göz atıyordu sabahın o saatinde? Omuzlarında küt kesilmiş kumral saçlar, uzak doğulu gibi duran elmacı yanakları ( hayır, uzak ülke oralarda değil…), biçimli dudaklar…

Filtre kahve ve kocaman bir  jambonlu sandviç istedim “Evet, sütsüz ve şekersiz lütfen.” Kahveyi beklerken, ne yalan söyleyeyim arkama dönüp biblo kadına baktım gene. Haki gibi duran ince tayyörünün eteğini bacaklarına sıkıca sarmış kahve içiyordu. Ufak tefek bir şeydi bu biblo kadın. Sabah sabah bir güzellik işte. Kahvemi ve sandviçimi alıp yerime döndüm. Artık isyan etmekte olan midemi bir an önce susturmam gerekiyordu. Uzak ülkenin güzel unundan yapılan güzel ekmeğinin, içindeki jambonun ve peynirin tadı ağzıma dağılınca başımı koltuğun arkasına dayayarak bir lokma daha ısırdım, onu da kahve ile ıslattım güzelce.

crying womanBir hıçkırık sesi duydum sanki bir yerlerden ama aldırmadım, sandviçi bitirip tekrar insan olmaya çalışıyordum. Kahveden bir yudum alınacak, bilgisayar açılacak, uçak saatine kadar vakit geçirilecek…Hıçkırık sesi  tekrarlanınca beklemeden soluma baktım, biblo kadının oturduğu tarafa doğru. Biblo kadın bedeni önündeki siyah parlak sehpaya  doğru eğilmiş durumda, sağ elinin ucunda sehpadaki  kahve fincanı olduğu halde ağlıyordu.  Bir an gözlerime inanamadım. Öyle bir ağlama ki, gözlerinden sicim gibi inen göz yaşları elmacık yanaklarından yuvarlanıp önündeki siyah sehpaya akıyordu! Ne bir titreme, ne omuz hareketi. Kadın öylece ağlıyordu bir eli  sehpanın üstünde duran fincanın sapında olduğu halde; öylece ağlıyordu ve ben salakça ona bakıyordum donmuş bir durumda. Kendimden utandım sonra bir anda. Yerimden kalkarak yavaşça biblo kadının oturduğu kanepeye yaklaşarak bir ucuna oturdum. Sehpada duran içi peçete dolu ufak sepetten bir kaç tane peçeteyi kaptığım gibi uzattım: “Pardon, yardım edebilir miyim?” Aynı anda loş salonun ilerisinden bir yerlerden konuşmalar geldi. Yeni yolcular giriyordu salona. Biblo kadın ıslak gözlerle bana bakmadan elimdeki peçeteleri kaparak burnuna dayadı. Hala ağlarken ağzından Fransızca birşeyler dökülünce  Ingilizce bilip bilmediğini sordum. Hafif Fransız aksanlı bir Ingilizceyle teşekkür sözcükleri mırıldandı. Gözlerini kurulamaya çalışırken verdiği rahatsızlık için özür dilemeye çalıştı yarım ağızla. Ne yalan söyleyeyim, çok güzel geldi o an gözleri bana!. Ağlamak üzere olduğumu hissettim  birden.  Sabahın köründe uyku sersemi, aç karnını doyurmaya çalışırken böyle zayıf anları olabiliyor insanın. Yoksa öyle sulu göz falan değilim. Ağlayan insanlardan da pek hoşlandığım söylenemez…de bu biblo kadın bir başka idi. Belki zaman ve yer meselesi…Kim bilir?

Yeniden peçetelere uzanıp eline tutuştururken biraz olsun sakinleştirmek amacıyla adını sordum.

“Geraldine” dedi ellerini bacaklarının eteği ile diz kapakları arasında kalan  üst kısmına yapıştırarak.  Sol elinde parlak bir alyans…Gözleri solunda açık duran küçük bilgisayarın ekranına dikti. “Adım Geraldine”  Ben de adımı söyledim. Bana uzattığı küçük eli avucuma aldım. Geri çekmek için acele etmeden beklediğimden de kuvvetli sıktı elimi. Bazı insanlar vardır, soğuk hamur sıkar gibi hissedersiniz elini sıkarken, ya da hiç bir şey…Oysa bu el başka idi. Neyse…Geraldine elini yumuşakça geri çekti. Islak gözlerini loş salonda devirerek çevirdi. Sessizlik. Ağlaması durmuş gibiydi. Usulca onu bu kadar üzen şeyin ne olduğunu sordum. Sorduğum anda da bunu yaptığıma pişman oldum. Sol eliyle bilgisayar ekranın işaret etti. Gözlerini bana çevirdi. Tam konuşmaya başlayacaktı ki birden tekrar gözyaşlarına boğuldu. Tekrar peçeteler imdada yetişti. Uzanarak ufak bilgisayarı alıp elime tutuşturdu. Parlak ekranda bir outlook sayfasına bakıyor buldum kendimi biblo  kadın hıçkırıklarına hakim olmaya çalışırken.  Açık bir ileti duruyordu önümde ama tümüyle Fransızca olduğundan hiç bir şey anlamadım bazı sözcükleri seçebilsem de. “Bu Fransızca, anlayamadım, özür dilerim” diyerek makinayı yavaşça sehpaya bırakırken boş boş bana baktı. “Boş verin, ben de öyle yapacağım zaten” dedi sakince. Gözleri tekrar doldu ve sonra birden her şey bitti. Gözlerini kurulamaya başladı sakin olmaya çalışarak. “Rica etsem bana kahve alır mıydınız, lütfen” Lütfen sözcüğünün Fransızca söyleyince kendimi bir tuhaf hissettim. Yarım yamalak gülümseyerek ekledi “Sütsüz, şekersiz , lütfen”

Yerimden doğrulup bankoya yürüdüm. Bekleme salonunu bütün ışıkları açıktı şimdi. Yaklaşan uçak saati ile gelen yolcular boş salonda dizili koltukları doldurmaya başlamıştı. Bir kaçı bizim bulunduğumuz kafeye gelerek boş yerlere yerleştiler. Kafenin de bütün ışıkları açıldı. Diğer kafeler de açılmış olmalıydı. Salonda bir çeşit uğultu vardı şimdi gelenlerin konuşmalarından ve ayak seslerinden kaynaklanan.  Kahvelerin hazırlanmasını beklerken arkama baktım merakımı yenemeyip. Biblo kadın çantasından çıkardığı küçük ayna ve diğer malzemelerle  makyajını düzeltmeye başlamıştı. Kahve fincanları ile oturduğumuz yere döndüm. İki fincanı sehpaya bıraktım. Geraldine açık olan küçük bilgisayarı kapatıp ortadan kaldırmıştı bile. Makyaj malzemelerini küçük çantasına doluşturdu. Göz göze geldik. Gözlerinde hala kırmızılık vardı. Sağ elinin tersini yüzünden beline, ve sonra etek ucuna kadar indirdi kendisini sever gibi. “Nasılım?” Çok güzeldi. Söyledim. Uzanıp kahve fincanını aldı. Bir kaç yudum içti yavaş yavaş etrafını süzerek.  O anda sanki bir rüyadan uyanır gibi göründüğünü söyledim.  Gülümseyerek bana baktı.        “Çok naziksiniz ama biraz yalancısınız, gözlerim kırmızı değil mi? ”  Yanıt vermekte gecikince çantasından bir güneş gözlüğü çıkarak taktı.   “Şimdi daha iyi değil mi?”. Bazan kadınlara yanıt vermekte gecikmemek gerekir. Çok güzel olduğunu söyledim.

Sessizlik içinde bir müddet kahve içtikten sonra yavaşça yerinden doğruldu. O kalkınca ben de kalktım ayağa. İki eli ile ceketini ve eteğini düzeltmesini bekledikten sonra bana uzanan elini elime alıp sıktım. “Çok teşekkür ederim size. Biraz gezinip alış veriş yapacağım uçağa binmeden önce. İyi yolculuklar dilerim” Elini gene acele etmeden çekti ben yanıt verirken. Eğilip sehpanın üstündeki küçük çantasını aldıktan sonra geri dönüp tekerlekli seyahat çantasının sapına yapıştı.  Tekrar bana döndü. “Nasıl görünüyorum?” Çok güzel göründüğünü söyledim. Arkasını döndü yürümeye başladı.

Bir müddet  tıkır tıkır topuk sesleri ile ufak bedeninin uzaklaşmasını bekledikten sonra sehpadan içinde hala kahve olan fincanımı alıp kendi koltuğuma döndüm. Bir müddet sonra az önce Geraldine ile birlikte oturduğumuz koltuk grubu başka yolcular tarafından işgal edildi. Canım sıkıldı. Kalkıp çantalarımı aldım ve bekleme salonunun boş koltuklarından birisine oturdum.  Geraldine daha  ilerideki  boş bir üçlü koltukta, güneş gözlüğü toka gibi saçlarının üzerinde, oturuyordu elinde telefonuyla. Çok meşgul görünüyordu. Kısa bir tereddüt anından sonra kemerimdeki kılıfından küçük kamerayı çıkardım. Yerimden kalkıp ona doğru yürüdüm. Kamerayı kaldırdım ve deklanşöre bastım. crying woman 6 sitting on chair 1 kırpıkAynı anda beni gördü. Gülümseyerek el salladı ve elindeki telefonun tuşlarına geri döndü.

Geraldine’i bir daha görmedim; ne uçağa binerken ne de uçaktan inerken.

Reklamlar

About Selçuk Aytimur

Yolun yarısını geçeli çok olmakla birlikte, bana hiç öyle gelmiyor daha
Bu yazı Yaşanmış hikayeler içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

4 Responses to Geraldine…

  1. Cok guzel yazmissin cancan, eline saglik…

  2. nurayaykin dedi ki:

    Cok nefis. Senin kitap yazman lazim. Inanilmaz bir uslup.

    Sent from my iPhone

    >

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s