Yaşamla Ölüm Arasında

Sonora_Desert_2007Bir vakitler bir uzmanlık eğitim programı hazırlamıştım birlikte çalıştığım kuruluşlardan birisi için.  Yardımcım olan genç bir mühendis arkadaş ile birlikte, Antalya‘da eğitimi gerçekleştirdikten sonra  evlerimize geri döndük.

15 gün kadar sonra ikinci eğitim tekrar Antalya’da olacaktı. Bu eğitim Türkiye’de bir ilkti. Çok da emek harcamıştım hazırlayabilmek için. İlk eğitim planlandığı gibi gerçekleştiğinden mutluyduk. Her şey mükemmeldi. Bu sefer Alanya‘daki işleri tamamladıktan sonra Antalya’ya geçmeyi planlıyordum eğitim için. Antalya’ya asla geçemedim.  Alanya’daki seminerin son gününde babamın çok rahatsızlandığı ve hastaneye kaldırdıkları haberi geldi o zamanlar Eskişehir‘de oturan ağabeyimden

Seminer bittikten sonra kafam karma karışık Alanya’dan Eskişehir’e doğru yola koyuldum. Antalya’da verilecek olan eğitim probleminin çözülmesi gerekiyordu. Arada bir yerde İzmir‘i aradım ve birlikte çalıştığım firma ile görüştüm. Eğitimi bana yardımcı olan genç mühendis arkadaşın vermesinden başka çare yoktu. Böylece bin bir emekle ortaya çıkardığım eğitim daha başlangıçta elimden çıkmış oluyordu. Buna da çok canım sıkılıyordu  ama yapacak bir şey yoktu şu anda. Hayat böyle idi.

Babamın (zaten bir süredir rahatsızdı ve diken üstündeydik) durumu nedeniyle bütün planlar alt üst olmuştu. Yorgun, kırık dökük durumda saatlerce otomobil kullanarak Eskişehir’e vardım. Sabahı nasıl ettiğimizi  bilemedik ve erkenden hastaneye koşturduk. Koşturmak lafın gelişi; babamla yaşıt olan annemize göz kulak olmamız gerekiyordu sürekli. Osman Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanesinde yoğun bakım servisinde yatmakta idi 80 yaşını aşkın babam. Bir sürü hastanın yattığı geniş ve aydınlık salondaki garip havayı soluyarak yanımda annem ve ağabeyimle yürürken bir filmin içinde gibiydim. Beyaz yatakta kendini bilmez durumda yatan babam görmeyeli daha da küçülmüş geldi gözüme. 3 çocuğu adam edip ortaya çıkartan babamız… Çok çaresiz durumdaydık. Diğer yataklarda yatanları gördükten sonra gözlerimi babamdan 2. kez kaçırmayı denemedim bile.

Bütün gün hastane koridorlarında umutsuz bekleyerek geçti...Sıkışık bir iş programı ve kendini bilmez durumda orada yatan babam arasında öylece kalakalmıştım. Babamın bir daha sağlığına kavuşacağına dair inancım asla yoktu. 

Ertesi gün tekrar yoğun bakım servisine koşturduk. Babam yoğun bakımdan çıkarılmış, ayrı bir odaya yerleştirilmişti. Ancak durumunda gözle görünür bir iyileşme olduğu söylenemezdi!…Yapılabilecek her şey hekimler tarafından yapılmış durumda, kolunda bir serumla (içi ilaç dolu)  yatakta kendini bilmez yatıyordu hasta. “Elden hiç bir şey gelmeyen durumlar vardır ya, çaresiz öyle kalırsın; işte öyle bir durum durumumuz.” Günlerden Perşembe mi yoksa Cuma mıydı anımsamıyorum? Pazartesi günü ne erteleyebileceğimi ne de vazgeçebileceğimi düşündüğüm bir programla boğuşuyordum kafamda bir yandan. Ne kadar saçma! Babamı ziyarete gelen yakınlar oluyordu. Buna çok sinirleniyordum. Adamın ziyaret edilebilecek bir durumu yoktu ki!. Kadın, erkek, çocuk hasta odasına doluşup kendini bilmez durumda yatan babama ve yanında oturan bitap anneme geçmiş olsun diyorlar ve sürekli soru sorup konuşuyorlardı. Babamla yaşıt olan anneme de dikkat etmek durumundaydık bir yandan; perişandı. İnsanlar gelerek odaya doluşup sürekli konuşuyorlardı, sürekli. Hiç bir şey yapamıyorduk; babamız öyle yatıyordu.

Bir ara dayanamayıp koridora çıktım nefeslenmek için. Asansörün önünde ileri geri dolanırken telefonum çaldı. Karşılıklı kısa selamlaşmadan sonra soru bombardımanına tutuldum. Şu,  şu ve şu günlerde müsait miydim acaba? O günlerde değilsem hangi günler olabilirdi, program yapılacaktı da….Başka zaman dilimlerinde çok doğal olan bu arama, o an bırakın doğallığı, saçmalıktı sadece! “Ne diyor bu ya? Babam ölüyor içeride”  İçeride kendini bilmez yatan babanız ve koridorda bir iş konuşması nasıl tanımlanabilir? Telefonu yere çarpmakla arayanı yanıtlamak arasında gidip gelirken ağzımdan bana ait olmayan sesler çıktı. Sesler durumu açıkladı. Karşı taraf bin bir özür dileyerek kapatmak istedi telefonu. “Tamam, affettim, kapat, tamam!”

Ancak, bizim işler öyle yürümüyor. Hayat, program, zaman, yer birbirine bağlı akıp gidiyor. Uygun bir zamanda arayacağımı belirterek kapadım telefonu. Tekrar aramam gerekiyordu. Geniş koridorun geniş pencerelerinden hastanenin büyük bahçesi ve bahçe duvarlarının dışında geniş caddeler görünüyordu. Kaldırımlarda yürüyenleri görmeye çalıştım. Renk renk otomobiller geçiyordu salınarak. Hastane bahçesinin bahçenin park yeri olan bir kısmı da otomobil dolu idi. Hepsi hareketsiz öyle duruyorlardı. Kimseler görünmüyordu bahçede.

Babamın yattığı odaya döndüm. Ziyarete gelenlerin gevezelikleri devam ediyordu annemle. “Bu da iyi aslında bir bakıma annem için..” Annem konuşmayı sever bütün kadınlar gibi. Gelenlerin de çoğu kadındı. Ağabeyime yaklaşıp konuştum. “Ne yapacaksın ki hayat devam ediyor?” Birlikte aşağıya bahçeye indik. Ben telefonla konuşurken o da temiz hava aldı. Bir tarafın ölürken bir tarafın yaşam savaşı devam ediyor.

Ertesi gün babam biraz açıldı. Ben de akşam üstü İzmir’e geri dönmek üzere yola çıktım. Bir iki gün sonra babamı hastaneden çıkardılar; ama tahmin ettiğimiz gibi, bir daha asla eskisi gibi olamadı; İzmir’e dönemedi bile. Asansörün dibinde çalan o telefondan sonra ben de eskisi gibi olamadım bir daha.

Reklamlar

About Selçuk Aytimur

Yolun yarısını geçeli çok olmakla birlikte, bana hiç öyle gelmiyor daha
Bu yazı Yaşam içinde yayınlandı ve , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s