Hesaplaşma

Büyük bir motosiklet, yerdeki çakıl taşlarını ezen tekerleklerinden çıkan sesler etrafı çevreleyen cırcır böceği seslerine karışırken, biraz ileride park ettiğim otomobilimin yanına yaklaştı. Arkalıklı arka koltuğun sağında ve solunda bulunan iki koca bagaj, kocaman bir gövde, büyük tekerlekleri ile daha ziyade iki tekerlekli otomobil gibiydi.

Marmaris’den dönerken eve geç kalmak pahasına, çok sevdiğim Akyaka yoluna sapmıştım “ağaçlıklı yol”dan. Güneş henüz denize değmemişti daha. Azmak kenarındaki lokantalardan birisinde yemek yedikten sonra yola devam etmekti niyetim. Günün sıcağı, buz gibi akan azmak sularından gelen serinlikle tahammül edilir durumda olurdu burada hep. Suda yüzen ördekleri sessizce seyrediyordum bomboş lokantada. Kimsecikler yoktu henüz ortalıkta. Motorun sesi kesildi ve sürücü üstünden indi. Motorun etrafında bir iki adım attı kaskını çıkarıp motorun üstüne koyarken. Kısa kesilmiş aklaşmış saçlar, uzunca boy, kırışmış bir yüz ile beklediğimden daha yaşlı çıkmıştı sürücü; benden de yaşlı. Sonra birden, bir bas gitarın kararlı ritmini izleyen yaylıların sesi yayıldı havaya: Smokie ve In The Heat Of The Night. İçim ürperdi bir anda. Sürücü sesi kısmak için davranınca elimi uzatarak seslendim: “Kapatmayın lütfen!” Büyük bir hata yaptığımı ilerleyen saatlerde anlayacaktım. Bir an bakıştık. Kırışık yüzü gülümseyince daha da kırıştı : “Bizim zamanımızın müziği, şimdikiler bilmezler.”    “Uçuyor mu bu?” diye sordum heybetli motoru işaret ederek. Yüzünün kırışıkları derinleşirken başını aşağı yukarı salladı.

Yaban arılarını çeken çürük meyveler gibi bir tarafım var sanırım? Bir keresinde – daha ufak olayları geçiyorum – üç günlük bir çalışmadan sonra yaşadığım kente dönme planları yaparken, çalışmalara dahil olan genç bir kadın benimle gelip gelemeyeceğini sormuştu. Daha sonra Istanbul’a geçecekti uçakla. O genç kadın bana üç saat süren yol boyunca sevgilisiyle olan problemlerini anlatıp ne yapması gerektiğini sorup durmuştu sürekli olarak.

Sürücü, üstündeki dizlikleri, yeleğini çıkardıktan uzun bacaklarını yaylandırarak lokantaya daldı. İnsanların ne  zaman ahbap olacağı, frekanslarının ne zaman tutacağı pek belli olmuyor.   Doğruca soğuk mezelerin bulunduğu soğutucunun vitrinine yöneldi. “Sadece ikimiz varız galiba” dedi vitrine doğru. Adamın sesini duyunca içerden gelen genç adama soğuk bira istediğini söyledi; ardından bana dönerek isteyip istemediğimi sordu. Motordan gelen Smokie melodileri devam ediyordu. İki bira şişesiyle yaklaştı; oturmasını işaret ettim. Tanıştık. Biraz sonra masada bir tabak taze kalamar var oldu. Benim kafamı dinleyerek yemek yeme planı uçup gidiyordu yavaş yavaş, hemen önümüzdeki azmakta yüzen ördekleri süzerken. Kısa cümlelerle başladı ve ilerledi konuşma. Okan iş adamı idi; “Gerçi artık değilim”. Geziyordu motoruyla öylesine. Çok açtım ben, yemek yemek istiyordum ve daha yolum vardı gidecek. Yolcunun halinden yolcu anlar. Balıkları sipariş etmekte anlaşıverdik:  iri karidesler ve ardından lagos.

Balıkla birlikte Okan rakı istedi. Gecelemeye niyetliydi Akyakada. Güneş denize indikten sonra gelenler olmaya başlamıştı lokantaya. Çok paralar kazanmıştı Okan. “Ama yemedim kimsenin hakkını ben, tırnaklarımla kazıdım hayatımı.” Bir elini yüzüne götürüp beyazlaşmış sakallarını sıvazladı: “Kırıştık işte erkenden de.” Benim işimle ilgili anlatabildiklerimi önceleri ilgiyle dinledi ise de sonraları bu ara ara zoraki bir ilgiye dönüştü. Bunu anladığımı anladığı anlarda ruhu sanki gittiği yerden hızla dönerek bir iki soru sıkıştırıyordu. Hararetli bir tartışmanın arasında birden kartını çıkarıp verdi bana : “Unuturum sonra ben, kopmayalım diye…”. Tanımadığım bir şirketin tepe adamı…”Kartvizit çoktu bende…sata sata bir tek bu kaldı. Onu da halledeceğim yakında inşallah”. Ne demek istediğini anlamaya çalışırken, o nerede kalacağımı sordu gece. Yola devam edeceğimi öğrenince de kararını verdi kendi kendine. “Olmaz, bu saatten sonra yola çıkılmaz. Sana bir yer ayarlayalım” Kimse benim için karar vermiş değildir yıllardır, söylediklerime itiraz edilmesinden de hoşlanmam. Daha yeni tanıdığım bu adamın beni içinde düşürdüğü absürt duruma müdahil olmaya davranırken Okan cep telefonunu çıkarıp tuşlarına basmaya başlamıştı. “Yarın işlerim var, yavaş yavaş giderim…” gibi bir şeyler geveledim telefonla nereyi aradığını bilemeden. O, sol elinin ayasını bana doğru uzatmış, tebessüm ederek benim için otel rezervasyonu yapıyordu beni dinlemeden. İçimden yükselen köpürtüleri bastırmaya çalıştırarak sustum. “Bu gece patronu dinleyiver, hoş artık patronluk da kalmadı” dedi ve gülerek rakı şişesini işaret etti bana.

Hala görüşürüz Okan’la. Yaşadığı kente gittiğim zaman vaktim varsa gelir beni bulur. Tüm ısrarlarına karşın seyahatimi bir gün daha uzatmadığım için de hep söylenir bana. Motosiklete binmekten hoşlanmadığım için kendisine ayırdığını söylediği iki otomobilden birisi ile gelir he zaman. Diğeri arazi arabası olduğundan şehir içine sokmaz onu: “Yeterince görgüsüzlük yaptık zaten”.

Gökova körfezinin dibinde, azmak başında yediğimiz yemekten sonra, gece yarısına doğru , otomobilimde önümde motosikletiyle ilerlemekte olan Okan’ı izlerken sersem durumdaydım tek kelimeyle. Okan, gecenin ilerleyen saatlerinde içkinin de etkisiyle kendisini anlatmaya başladığında zaman zaman Yer Altından Notlar’ı okuyormuş gibi hissettim kendimi, zaman zaman da hiç alakası yok ama psikolog gibi. Önceleri kesik kesik, konuşmaların arasına yerleşen iç dökmeler, gecenin sonuna doğru monologa dönüşmüştü.

“Adi herifin biriyim ben aslında, bildiğin gibi değil. Üniversiteyi bitirir bitirmez nişanlandım sevgilimle. 5 ay sonra da aldattım. Çok dürüstüz ya, bunu da gidip söyledim evlilik hazırlıkları yapan kıza. Perişan oldu. Aileler falan araya girdi ama iş şirazesinden çıkmıştı bir kere. Kız intihara kalkıştı, kurtardılar. Ailece rezil olduk. Peder resti çekti ve evden ayrılıp yurt dışına kaçmakta buldum çareyi. 2 yıl sonra döndüm geri. Pederle barıştık. Kendime bir iş kurmama yardım etti, bir daha da karışmadı bana; aslında hiç affetmedi beni yaptığım için. 3 yıl sonra da evlendim. Babama hiç çekmemişim ben, eşimi de aldattım. Anlayınca kıyametler koptu yine. Peder tümden resti çekti bu kez. Yıkıldı ortalık, boşandık. Boşanmanın mali külfetini kaldıramayınca işime ortak almak zorunda kaldım. Çocuklar eski eşimde kaldılar. Önceleri arada bir görürdüm. Sonra iş yaşamı çok ağır gelince açıldı ara iyice” Durdu ve bir bardak suyu dikti tepesine, soluksuz. “Sıkılmıyorsun değil mi?”

“Ortağımla işler önce çok, hatta çok çok iyi idi. Yıllarca iyi para kazandık, bizimle çalışanlara da kazandırdık. Sonraları anlaşmazlıklar çıkmaya başladı. Ben daha çok para kazanalım derken, o temiz iş yapalım, sakin olalım derdinde idi. Aklım almadı bu tarzı  o yıllarda. Koca bir şirket olmuşuz, yanına iki tane daha kurmuşuz. İnsan şirketi neden kurar? Para kazanmak için değil mi? Başımı iki yana salladım hayır anlamında. “Bunu şimdi söylüyorsun ama. Ortağımla görüşlerimizdeki ayrılıklar keskinleşmeye başlayınca ondan habersiz bir başka şirket hazırlıklarına başladım. Şirketin idari kadrosunda bazı kilit personeli yanıma çektim. Gizli gizli yürüttük hazırlıkları. Her şey olgunlaşınca da şirketi resmileştirdim. Konuyu da ortağıma açıverdim bir toplantıda. Yanıma çektiğim personel bir gün içinde şirket değiştirdi. Ortağım şok geçirdi.”

Ortağının altını oyduğunu ve bunun hiç etik olmadığını söyledim beklemeden. “O zamanlar öyle gelmemişti. Bir de sevgilim vardı kendine göre geniş bir çevresi olan hırslı bir kadın. Çok destekledi beni. Ortağımla şirketin mallarını paylaştık. Onu orada bırakıp kendi şirketime geçtim. Diğer iki şirketin paylarını da sattım ona. Adım piyasada atak iş adamına çıktı. Sevgilime ek olarak bir iki ilişkim daha oldu yıllar geçtikçe. Bunu bildiği halde sesi çıkmadı kadının hiç.”  Yüzüne bakarak gülünce “Gülersin tabii” dedi. “Boynuzlanmanın da tadına baktık sonunda. Neyse, bu arada şirketten para sızdığı çıktı ortaya.”

Tam ağzımı açacaktım ki “Yok, tahmin ettiğin değil, o daha sonra ortaya çıktı. Şirket klasiği yaşadık. Satış ve Muhasebe el ele vermişler. Tabii para bol aktığından ben durumu anlayıncaya kadar giden gitmiş. Mahkemelerle falan uğraştık bir iki yıl. Toparladım ortalığı ve yine tam gaz giderken işe sevgili durumu patlak verdi ve kendimi hastanede buldum”

“Damar tıkanıklığı, kronik yorgunluk derken bir müddet hastanede kaldıktan sonra tekrar işe döndüm. Alışmışız, tempoya döndük tekrar. Ben yokken durağanlaşan konuları canlandırdım tekrar. Sevgili evde ne varsa alıp gitmiş. Giden para olsun dedim ama canım da sıkılmıyor değildi aklıma geldikçe. Seyahatler, toplantılar devam etti bir müddet ama, kadının yaptığı da zaman zaman gelir dururdu aklıma. Hala gelir de…Müstahakmışım ben birader. Bu arada, gergin bir toplantıdan sonra kendimi yine hastanede buldum. Arkadaşlar falan da var. Ameliyat dedi doktorlar. Yattık masaya. Gözümü açtığımda odamda genç bir çift fark ettim hayal meyal. Hemşireler, hekimler girip çıkıyorlar odaya…”

Yüzü iyice kırşmıştı. Başını azmaka doğru çevirip durdu bir an   “Arada bir bi “babamız” lafını duyuyorum ama anlamıyorum birşey”  Kadehini kaldırım bir yudum aldı. “Benim kızla oğlanmış, arkadaşlar haber vermişler…Yıllardır doğru dürüst görmediğim…”   Sustu.

Bitmişti yemek artık, rakı da bitmişti. Elindeki boş kadehi masaya koydu yavaşça Okan. Kahve istedik. Likörle birlikte getirdiler.

“Üç ay yattım hastanede. Ameliyat zor değil ama çocuklar da,  arkadaşlar da istemediler çıkmamı. Aslında bu dönemi doğru dürüst anımsayamıyorum. İlaçların etkisi olabilir dedi doktor. Arada bir çocuklar ziyarete geldiklerinde yüzlerine bakamıyordum. Çok zor geliyordu. Bu yaşta utanma duygusu zor geliyor insana, hele benim gibi ar damarı çatlamış birisine. Korkudan, annelerinin nasıl olduğunu bile soramadım o ara. Hastanede kaldığım süre başka bir dönem oldu. Hayatımda ilk kez insanların çaresizliğini, umut ışığı arayan gözlerini, gizli gizli ağlayan genç hemşireleri, genç doktorları gördüm. Odama uğradıklarında konuşurduk bazan. Benim ne halt olduğuma dair bir fikirleri olmadığından yatan hastaların dertlerini, intihar vakalarını ve nedenlerini, ölümcül hastaların durumunu, parasızlıktan kıvrananları anlatırlardı. Orada üç ay mal gibi yattım ben arkadaş, parasını ödeyip millet hastane köşelerinde kıvranırken, mal gibi üç ay yattım! Yattıkça yatasım geldi. Yediğim ilaçlardan mıdır, ameliyattan mıdır nedir aklıma iş falan gelmedi hiç? Ama geceleri içim daralıyordu. İlk nişanlı, çocukların annesi, ortağımın aptallaşan yüzü….Bir sürü kitap okudum geceleri. Şu bizim ünlü bir psikolog var, onun kitapları falan. Üç ayın sonunda elimde bir sürü yasak listesi ile çıktım hastaneden. Canım sıkılıyordu, nedenini bilmiyordum. Eve gitmek istemedim, bir otele yerleştim. Bir ayda orada kaldım. Arada bir işe gittim ama çoğunlukla otelin toplantı odalarından birisini  kullandık. Geceleri zor uyuduğum için doktorlar bir psikolog tavsiye ettiler. Sonu gelmez toplantılar, bir türlü çözemediğim olaylar, eşim, nişanlım, sevgilim falan nöbetleşe ziyaret ederlerdi geceleri.   “Bunu söylerken sağ elinin işaret parmağını şakağına götürerek boşlukta daireler çizdi. “Sağ olsun faydasını gördüm.”

“Şirkette işler düzenliydi, harika olmasa da. Sıkıldım otelden de. Bir sevgilim oldu, ondan da sıkıldım. Çocuklarla arada bir görüştük. Her şeyden sıkılmaya başladım. Bir arkadaş ölüm korkusunun beni sardığını söyledi; şirket, iş falan umurumda değildi gibi sanki. Bir gün bir toplantıda gene para pul, pazarlama, stratejiler falan konuşulurken birden çok sıkıldığımı ve seyahate çıkacağımı söyledim müdürlere. Birisi motosikletle kısa turlara gitmemi önerdi, öbürü şirkete ortak olmak istediğini, Osman benim çalışmadan duramayacağımı, diğeri ise şirketin karavanını alıp gitmemi falan. Gençliğimden beri motorları severim. Aldık bir motor. Şirkete ortak olmak isteyene, diğerlerini de dahil ederek bir başka küçük şirketimizi toptan sattım. Öbür şirketi istemediler. Onu da elden çıkardık. Ana şirketin hisselerinin de çoğunu bunlara verdim, hala ödüyorlar paralarını”

Derin bir nefes aldı. Azmakın lokantanın ışıklarından yansıyan kararmış akınıtısına dikiliydi gözleri. “Bir motor kulübüne üye olup yeni arkadaşlar edindim. Yola çıkışımdan bir hafta önce ani bir kararla ilk nişanlımın adresini öğrendim eski ortak arkadaşlar aracılığıyla ve motorla doğruca yaşadığı şehre gittim”  Hayretler içinde bakıyordum.  “Telefon bile etmeden doğruca evine gittim bir buket çiçekle…”  Kahvesinden bir yudum aldı. “Akşam sekizde kapıyı çaldım, bir delikanlı açtı kapıyı. Beni çiçekçi zannetti annesinin adına çiçek var deyince ve içeri doğru seslendi. Esin yavaşça kapıda belirdi ve ben konuşmaya başlar başlamaz tanıdı beni. Aynı çıtır beden, yaşlanmış yüz ve hala güzel. Yüzücüydü. Çiçeği uzatırken kuruyan dilimi ağzımın içinde zorla çevirerek sadece “Özür diliyorum” dedim. “Özür diliyorum senden” Çiçeği aldı ve öylece kaldı bir an. “Gelsene içeri” diyebildi ama girmedim. Arkamı dönüp merdivenlerden koşarak indim ve kendimi dışarı attım.”  Kağıt peçeteye uzanıp ağzını kuruladı, nedensiz. Sustu.

“İkinci özür çocuklarımın annesine gitti. Orada biraz oturdum, içim ezilerek. Evlenmemiş. Çocuklar önceden haberdar oldukları için evdelerdi. Sanırım annelerinin haberi vardı geleceğimden, bilmiyorum. Nafak falan tamam da. nasıl geçindiklerinden asla haberim olmamıştı yıllardır. Utanıyordum, daha önceleri bilmediğim bir duygu. Belli etmemeye çalışsam da utanıyordum. Son dönemde başıma gelenlerden haberdar olmuştu. Geçmiş olsun dedi. Ses çıkarmadan beni dinlediler. Ertesi gün bankaya gittik avukatımla birlikte ve üzerimdeki varlıkların büyük bölümünü aktardım, evleri falan da daha sonra avukat halletti. Ayrılırken tekrar özür diledim. Ne yapacağımı sordu. Daha özür dilenecekler vardı bir kaç tane…Bunu duyunca “Seni ben evcilleştiremedim ama hayat becerdi seni galiba Okan” dedi, “çok akıllı kadındı.” “Değdi mi bari?”  Gözlerime bakıyordu doğruca. Değip değmediğini sormadım.

Üçüncü özür dilemeyi altını oyduğu eski ortağına yaptı Okan.  Bunu dördüncü, beşinci ve diğerleri takip etti. İlk üçünü anladığımı ama diğerlerini anlamadığımı söyledim. Hastanede yatarken iş yapıyorum diye yaptığı “adi”likleri, kırdığı arkadaşlarını bir bir listelediğini ve bunları temizlemek istediğini söyledi. Bir haftadır da Marmarisdeydi. “Çocukların annesine ev aldım da.”

Yorgunluk, ağır yemek, açık hava hepsi birden üzerime çökmeye başlamıştı Ortama rağmen çok sıkılmaya başladığımı hissettim. Motosikletçinin yüzündeki kırışıklar derinleşmişti, lokantanın loş ışığı altında sanki daha bir çirkindi artık.

Daha sonraki görüşmelerimizde Okan’ın gözlerinde o geceki  ifadeyi hiç görmedim.

O, ısrarla hesabı ödemek isteyince bıraktım, ödesin. Bir an önce sahile inmek ve kafamı dinlemek istiyordum. Otele gelince, Okan’a iyi geceler dileyip doğruca odama çıktım ve on dakika sonra sahile indim yürüyerek. Islak şezlonglardan birisinde, ıslaklığını hissedinceye kadar yattım yıldızlara bakarak.

Ertesi sabah kahvaltıda Okan görünmedi. Hesabı ödemek için resepsiyona gittiğimde sabah erkenden gittiğini söylediler.  “Sizin hesabınızı da Okan bey ödedi efendim”

Reklamlar

About Selçuk Aytimur

Yolun yarısını geçeli çok olmakla birlikte, bana hiç öyle gelmiyor daha
Bu yazı Yaşanmış hikayeler içinde yayınlandı ve , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

3 Responses to Hesaplaşma

  1. My Name dedi ki:

    Guzel yazmissin ….

    Nasil bir ifadeydi gozlerinde bir daha hic gormedigin anlayamadim ama …..

  2. nurayaykin dedi ki:

    Kimbilir belki sen o kisinin ender anlattigi kisilerden birisindir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s