TRUF MANTARLI KARACA BUDUNUN SOSU

trufBurhaniye’de kendi çiftliğinin efendisi olan bir facebook arkadaşımın, Sühan Yüksekışık’ın son yazısını görünce paylaşmadan duramadım 🙂

Şirkette yeni işe alınan hukuk danışmanı Nicola, iş yerinde çalışan genç hanımların dikkatlerini üzerine toplamaya yetecek kadar yakışıklı ama sessiz bir adamdı. İsviçre’deki hukuk eğitiminden sonra bir süre Fransa’da ticaret hukuku üzerine çalışmalar yapmış, Amerika’nın muteber bir üniversitesinde deniz hukuku üzerine lisans üstü diploması almış yunan asıllı bir amerikalının kurduğu armatör firmada iş deneyimi edinmişti. Zaten ekonomistlerin ticaret hukuku bilgileri yetersiz olması nedeniyle hukuk danışmanı olarak işe alınmış olduğundan, şirket hiyerarşisindeki yeri belli; kariyer yarışında rekabet içinde olup kendilerini ispat etmeye çalışan ekonomistlerin arasında yer alması gerekmiyordu. Bu da ona kendisinden emin, mütevazi kişiliğini rahatça ortaya koyabilme fırsatı veriyordu

Nicola elinde ingilizce bir makale ile şirketin mütercim sekreterinin kapısını vurup Fransızca’ya çevirmesini istediğinde; mütercim sekreterin hukuksal bir metni çevirip çeviremeyeceğinden emin değildi. Zaten sekreterin odasına biraz sıkılarak girmiş “Elimde hukuki bir makale var acabasizden tercümesini istesem yardımcı olabilir misiniz” gibi karşıdakini incitmemeye çalışan nazik bir cümle kurmuştu. Genç kadın kendinden emin masasından uzanıp adamın elindeki tel maşa ile tutturulmuş kağıt demetini aldı sayfaları çevirip bir göz attı, Masasındaki takvime bakıp, ne zamana istediğini sordu. En kısa zamanda cevabını alınca, yarına yetiştiremem ama ertesi işgünü, pazartesi 15 den sonra elinizde olur deyip kalabalık masasında bir köşeye yerleştirdi. Bu güzel ama ciddiden de öte; asık suratlı genç kadının odasından çıkmak kalmıştı.Teşekkür edip çıkarken kadının asık suratında anlık bir gülümseme sanki karanlık gecede saniyenin küsüratı kadar kısa bir zamanda çakan şimşeğin yaptığı aydınlanma gibi belirip yok oldu.

Hukuk müşaviri pazartesi sabahı topallayarak binaya girişinde bina bekçisinin geçmiş olsun deyişi bir temenniden çok merak içeren bir soru gibiydi. Genç adam “Paraşütle atlarken yere inişte burktum” dedi. Bekçi merakını gidermiş, ikinci kez bir geçmiş olsun temennisinde daha bulunurken yüzünde bir hayranlık okunuyordu. Öğle paydosundan sonra tercümeyi merakla beklerken Nicola’nın telefonu çaldı. Müdürü çağırıyordu, gittiğinde yanında müdür yardımcısı ve tanımadığı bir kaç kişi daha vardı. Kısa bir tanışma, el sıkışma merasiminden sonra sekreter müdür odasından geçilen toplantı odasının ortası taba renkli maroken deriden kapitone kaplı maun kapılarını açıp misfirleri masaya davet etti. Maun masanın üzerinde düzenle yerleştirilmiş not defteri ve kalemlere ilaveten porselen tabaklarda ufak kurabiyeler, kahve termosları duruyordu. Belli ki toplantı uzun sürecekti. Müdür toplantının mahiyeti hakkında kısa bir açış konuşması yaparken sekreter bir tepsiye dizilmiş kahve fincanları ve fincan tabaklarını katılımcıların önüne aceleyle yerleştirip çıkmıştı.Toplantı çok ilginç değildi. Müdür kendisini göstermeye çalışan iktisatçıların konuşmaları arasında arada bir Nicola’ya hukuksal konularda sorular soruyordu. Onun aklında tercümeden gelecek metin, bedeninde ise haftasonu paraşüt atlamasında incittiği ayak bileğindeki sızı vardı. Toplantı uzun sürdü. Çıktıklarında saat beşi geçmişti. Aşağıya, ofis katına indiğinde ofis boşalıyordu. Bürosuna girdiğinde çalışma masasının üzerinde orijinal metin ve tercümesi duruyordu. Üzerine güzel ve okunaklı bir el yazısıyla bir notiliştirilmişti.

“Toplantıda olduğunuzdan tercümeyi masanıza bırakıyorum. Eksik ve düzeltilmesini istediğiniz biryer bulursanız lütfen bildirin. L.Meier.” Altında bir not daha düşülmüştü.”Toplantınız uzun süreceğe benziyor, daha fazla bekleyemeyeceğim, yarın görüşürüz.”

Sızlayan ayak bileğini dinlendirmek için masasına oturdu. Mütercim hanımın dahili numarasını çevirdi, ama açan olmadı. Tercümeyi önce bir okudu. Umduğundan çok daha iyi olduğunu farketti, sonra asıl metin ile karşılaştırarak okudu; tercüme eksiksiz ve daha iyi olamayacak kadar düzgündü. Evine gitmek üzere çantasını hazırladı,tercümelere bir kez daha bakmak üzere çantasına koydu. Merdivenden giriş holüne topallayarak indiğinde bina bekçisi “En geç çıkan sizsiniz işleriniz yoğun olmalı” diye laf attı. Aslında işleri yoğun falan değildi ama bekçiye gereksiz bir açıklama yapmanın anlamsız olduğunu düşündü. Gülümseyip kafasını salladı, binanın ağır demir kapısını ittirerek açıp çıktı. Karnı acıkmıştı bir kafede bir şeyler atıştırıp evine gitti.

Ertesi gün şirketteki odasına girmiş çantasını boşaltırken kapısı vuruldu. Gelen mütercim sekreter Louise Meier idi. Profesyonel bir meslek kadınını tavrının arkasına gerginliğini saklamaya çalışıyor gibiydi. Zorlama bir gülümsemeyle tercümelere bakacak zamanı olup olmadığını sordu. İyi bir iş yaptığından emin olsa da bu genç hukukcunun da diğer meslek erbabı gibi mesleki terminolojileri kullanma konusunda ukalalık yapmasına kendisini hazırlamıştı. Nicola çantasından yeni boşaltmış olduğu evrakın içinden tercümeyi bulup çıkardı. Ayakta bekleyen Louise’ye oturması için rica etti.

“Kahve ikram edebilir miyim” diye sorduğunda. Louise henüz sabah kahvesini içmediğini söyleyip ondan önce ayağa fırlayıp “Sizinki de sütsüz şekersiz mi olsun?” diye sordu. Kahvelerin gelmesi odayı daha rahat ve samimi bir hale getirmişti. Ama Louise hâla merak içindeydi. “Çok yanlış tesbit ettiniz mi?” diye mütvazi bir edayla sordu. Nicola gülümsedi, “Hayır, çok doğru bir tercüme yapmışsınız sizi tebrik ederim. Hukuki terimleri de çok doğru ve yerinde kullanmışsınız. Yarın bunu teksir ettirip dış ticaretle ilgili tüm elemanlara dağıtacağım” dedi. Louise “teksir etme işini ben üstlenebilirim yarın size 50 kopya hazırlasam?” “Henüz değil” dedi Nicola, “Bu gün oturup makalede sözü edilen konularda pazarlama ve satın almadaki iktisatcıların dikkat etmesini gerektiren konuları liste halinde hazırlamam gerekiyor. Bitince yardımınıza müracaat ederim” dedi. Louise ciddiyetini aydınlatan bir gülümsemeyle kalktı “Ben de işimin başına döneyim”dedi. Çıkarken yeniden profesyonel ciddiyetini ortaya koyan maskesini takmıştı.

Ertesi gün tercüme beraberinde 17 maddelik bir hatırlatma listesi Louise’ye ulaştı. Teksir edilmiş föyleri getirdiğinde Louise gülümsüyordu. Nicola önce müdürüne bir kopya gönderdi kalanını da ilgili personele dağıtması için sekreterlerden birine verdi. Birkaç saat sonra çalan telefonu açtığında müdürü yaptığı çalışma için teşekkür ediyordu. Sevinçle Louise’nin odasına gitti. Birlikte yaptıkları çalışma için müdürün her ikisini de kutladığını anlatacaktı. Girdiğinde Louise’yi de mutlu bir yüzle gördü. Müdür onu da arayıp teşekkür etmişti. Louise biraz çekingen bir eda ile, bu şirkette yıllardır iş sözleşmeleri kontratlar, mukaveleler çeviririm sayenizde ilk kez bir teşekkür aldım dedi. Nicola, “Hakkınızdı tercümeniz çok doğru ve güzeldi” demekle yetindi. Sonra cesaretini toplayıp Louise’yi iş sonrası akşam yemeğine davet etti. Aslında, evde annem bekler gibi bir mazeret bekliyordu ama genç kadın mutlu bir yüzle çok sevinirim demişti.

Mesai sonrası akşam yemeği için bürodan birlikte çıktılar. Bina bekçisi her zaman olduğu gibi bir yorumda bulunma ya da bir laf atma gereği duyarcasına “Paraşütcümüzün ayak bileği nasıl” diye sordu. “Geçiyor,artık dünkü kadar toplallamıyorum değil mi? Diye cevapladı. Uzaklaşırlarken Loise ilgiyle paraşüt hakkında sorular sormaya başlamıştı. Nicola kısa kısa cevaplar veriyor zor bir uğraşı olmadığını kendisinin yükseklik korkusunu yenmek için başladığını anlatıyordu.

Geldikleri küçük İspanyol lokantası sevimli bir yerdi. Mekanın bütününden çok masalar aydınlatılmış insana güven verenbir loşluk oluşturulmuştu. Kaba masa ve sandalyeler, dişli kaba bir rustik sıva üzerine kireç badanalı duvardaki siyah dövme demir objeler ile bir ortaçağ hanı atmosferi oluşturulmuştu. Garson menüleri getirdiğinde günün yemeğinin paela olduğunusöyleyip mutlaka denemelerini tavsiye ettiğinde Nicola Louise’nin yüzüne baktı. Kadının yüzü gerilmiş sanki tiksinen bir eda ile içinde deniz ürünü ve ya balık olan hiç bir şeyi yiyemeyeceğini söylemişti. Kadın bir biftek, istediğini söyleyince Nicola da bir biftek istedi. Beraberinde kırmızı rioja şarabı ve önden beyaz şarap ile enginar göbeği ve deniz ürünü içermeyen birkaç tapas daha söyledi. İştah açıcı mezelergeldiğinde beraberinde gelen beyaz şarapla başarılı çalışma için kadeh kaldırdılar. Louise’nin iş yerindeki ciddi suratı uçup gitmiş gözleri bulutlardan sıyrılan gün ışığı gibi parlıyordu. Yemekte karşılıklı birbirleri hakkında merak ettikleri konuları açıp soruyorlardı. Nicola, Louise’nin hukuk terminolojisine nereden vakıf olduğunu merak etmişti. Louise babasının bir sigorta şirketinin hukukcusu olarak çalıştığını söyledi. Büyüdüğü küçük taşra kasabasında çalışan babası ve diğer birkaç avukatın sık sık eve geldiklerinde ya da şehir klubünde buluştuklarında onların mesleki sohbetlerini dinlediğini anlattı. Kendisi de babasının isteği üzerine hukuk fakültesine girmiş ama ilk yıldan sonra filoloji okumayı tercih etmişti. Bunları anlatırken yüzü biraz donuklaşmıştı. Nicola’nın ailesi ve babası hakkında sorduğu soruları çok kısa geçiştiriyordu. Nicola sorularında ısrarcı olmadı. Biftekler ve Rioja sevisi yapılmıştı. Louise daha çok paraşüt atlama ileilgili sorular soruyordu. Gözlerindeki hayranlığı Nicola sezmişti. Onun en fazla hayranlık duyduğu konunun da binlerce metre yükseklikten atlaması değil de yükseklik korkusu olan birinin korkularının üzerine gitmesi olduğunu farketmişti. Paraşüt konusuyla açılan; insanın korkularının ve zaaflarının üzerine gitme veya korkularıyla yüzleşmesi veya kaçma isteği sohbetin ana konusu olmuştu. Louise öğrenmek isteyen bir öğrenci gibi sorular sıralıyor Nicola ise önce düşünüp sonra cevap vermeye çalışıyordu. Hatta Louise nin birkaç sorusuna “Bilmiyorum ben psikolog değilim” diye cevaplamak zorunda kaldı.Nicola bu sorgulamadan sıkılmaya başlamıştı. Meraklı bir gülümsemeyle “Bütün bunları neden soruyorsun, şirketteki ciddiden öte asık suratınız, ya da balık yememenizin bu sorularla ilgisi var mı? diye sorgulamayı kesti. “Sizin gibi benim de korku ve zaaflarım var elbette; sizin bunlarla yüzleşmeniz ve üzerine gitmekteki cesaretiniz hoşuma gitti. Oysa ben onlarla birlikte yaşamayı öğrenmeye çalışıyorum. “Nedir bu korkularınız?”  “Başka bir zaman konuşuruz” diye cevaplarken yüzü matlaşmış mahremini açmak istemediğini açıkça belli etmişti. Nicola hafta sonu paraşüt atlaması olacağını onu da izlemeye davet etti, “Hatta isterseniz siz de kurslara katılabilirsiniz. Benim gibi yükseklik korkunuz varsa önce onu yenmekle başlayın” Louise gülümsedi aklına yatmıştı, teklifi kabul etti. Krem karamel kahve ve konyak ile sonlanan yemekten sonra lokantadan çıkıp yürümeye başlamışlardı. Nicola bir taksi tutmayı önerip; “Nerede oturuyorsunuz, sizi evinize bırakabilirim?” diye sordu Louise “Buradan çok uzakta değil yürüyerek gidebilirim Nicola da çok uzakta oturmuyordu. Meydana kadar birlikte yürüyüp ayrıldılar.

İş yerinde daha sık görüşüyorlar şirket yemekhanesinde ya da dışarıda öğle yemeklerine birlikte çıkıyorlardı. Bu yakınlaşma şirket çalışanlarının da gözünden kaçmıyordu. Daha önce Louise’ye kur yapmayı deneyip buz gibi duvara toslamış elemanlar hukuk müşavirine gıpta ediyorlar sa da Louise gibi bir suratsızla mutlu olunamayacağını konuşuyorlar; kadın çalışanlar da Louise’nin daha önce kimseyi beğenmeyip yakışıklı hukuk müşaviri ile turnayı gözünden vurduğunu konuşuyorlardı.

Haftasonu geldiğinde cumartesi sahahı erkenden havaalanına giden otobüs durağında buluştular. Louise Nicola’yı hep takım elbiseli fötr şapkalı hukuk danışmanı olarak görmüştü. Durakta bekleyen gabardin kilot pantolonlu, spor ceketli, sırt çantalı, kasketli genç adamı yakınına gelmeden tanıyamadı. Biraz mahcubiyetle “Sizi hep bürodaki kıyafetlerinizle gördüğümdem bu kasketli adamı tanıyamadım” dedi. Nicola gülümsedi, “Birazdan uçuş tulumları ve sırtımda paraşüt ve kaskla göreceksiniz. Ben de sizi hiç emprime elbiseyle görmedim ama caddenin başındayken tanıdım.” dedi.

Şehrin dışına giden sabahın ilk otobüsü oldukça tenhaydı. Sabah vardiyasına giden on kadar işçi ön sıralara oturmuşlardı.Arkaya doğru ilerleyip bir koltuğa oturdular Louise cam kenarına oturdu, dışarıyı izlemeye başladı. Otobüs şehrin kenar mahallelerine geldiğinde önde oturan akşamdan kalma bir sarhoş kuralları çiğneyerek otobüsün ön kapısının yüksek basamaklarından yuvarlanır gibi indi. Her durakta daha fazla işçi biniyordu. Otobüs şehrin dışına doğru ilerliyordu. Bazıları mavi iş tulumlu, sefer taslı işçiler fabrikaların bulunduğu bölgeye geldiklerinde birer ikişer otobüsten indiler. Louise pencereden dışarıyı ilgiyle izliyordu. “Senelerdir bu şehirde yaşıyorum hiç bu otobüse binip buralara gelmemiştim” dedi.Nicola “Ben baroda gönüllü avukatlık yapıyorum, bir iki iş kazası davası için sanayi bölgesine tesbit yapmak için geldim”dedi. Babasının komünist partiye üye, sendikada aktif bir işçi olduğunu, kendisini hukuk eğitimi alması için onun teşvik ettiğini; babasının şimdi çalıştığı işten memnun olmadığını, ancak iş davalarında deneyimli bir avukat olarak gönüllü iş davalarını üstlenerek kendisini affettirdiğini anlattı. Louise ilgiyle dinliyordu. Otobüs yapılaşmış bölgenin tamamen dışına çıkmış yakındaki kasabaya giden düz yolda hızla ilerliyordu. Birden hızını kesti bir yan yola girdi. Biraz ilerledikten sonra bitişiğinde kulesi olan bir küçük binanın önündeki durakta durdu. Birkaç baraka ve etrafa serpiştirilmiş gibi duran pervaneli küçük uçakların olduğu bu yer paraşüt klübü, pilotluk eğitimi için kullanılan tali bir hava alanıydı. Otobüsün kapıları açıldığında içeriye serin bir rüzgar doldu. Louise uçmaması için şapkasını tutarak indi. Paraşüt klübü olarak kullanılan birleştirilmiş birkaç barakadan oluşan yapıya girdiklerinde içeride 20-25 kişi kadar bir kalabalık vardı. Nicola kalabalığın içinde arkadaşlarını selamlarken Louise’yi de tanıştırmayı ihmal etmiyordu. Barakanın ahşap duvarlarında klubün katıldığı yarışmaların posterleri, Klübün geçmişi ile ilgili fotoğraflar asılmış, altlarında açıklayıcı bilgiler daktilo ile kağıt bantlara yazılmıştı. Köşede, camlı bir dolabın içinde kupalar, madalyalar, plaketler duruyordu. Nicola’nın klüp yöneticisi olarak tanıştırdığı elinde bir liste olan kişi Louise’yi kibarca selamlayıp klübümüze hoşgeldiniz dedikten sonra aceleyle, “Artık toplanalım bu hafta atlayışa katılacak herkes burada” dedi. Duvarda kara tahta olanbir köşeye dizili olan sandelyelere oturdular. Yönetici yapilacak atlayışlar ve hava durumu hakkında bilgiler verdi. Herkese bol şans dileyip, atlayacakları giyinme odasına davet etti 20 dakika sonra dışarıda buluşmak üzere toplantıyı sonlandırdı. Nicola Louise’ye beklemesini rica edip soyunma odasına gitti. Sık dokulu bir kumaştan gri bir tulum ve sırtında paraşüt donanımı ile geldi. Paraşütçüler toplanıp dışarı çıkmadan Nicola çantasından çıkardığı dürbünü uzatıp “Biz yukarıdayken sen diğer izleyiciler ile birlikte atlama sahasına gidersin klüp yöneticisi Daniel’in eşi Hilde sana arkadaşlık edecek” dedi vediğerleri ile kapıya yöneldi. Louise de onu takip etti. Dışarı çıkıp aprona geldiklerinde Nicola Louise’ye döndü genç kadın uzanıp Nicola’yı öptü ve iyi şanslar diledi. Nicola memnuniyetini saklamadan “Bu mutlulukla havalara uçabilirim”dedi ve uçağa doğru yürüdü. Nicola’nın bu yorumu Louise’nin hoşuna gitmiş,ama aynı zamanda bir terreddüt yaşamasına da neden olmuşdu. Acaba onu öpmekle çok mu ileri gitmişti? Paraşütçüler uçağa binip uçak pistin başına doğru ilerlerken geride kalan kalabalık iniş alanına doğru yürümeye başladılar. O sırda yanında beliren kısa boylu sevimli bir hanım “Siz Nicola’nın arkadaşı Louise olmalısınız ben Hilde,Daniel’in eşiyim” diyerek kendini tanıttı. Alman aksanıyla konuşuyordu. Klüp merkezi olarak kullanılan barakaların arka tarafında 2 km kadar uzakta yere kireçle çizilmiş dairelerin olduğu tarafa ilerlerken ara ara herkes pistten havalanan uçağı takip ediyordu. Louise Hilde’nin güler yüzünden ve içtenliğinden ilk bakışta hoşlanmıştı. Louise, “Siz de atlar mısınız”diye sordu “Bu spora gönül vermiş bir eşiniz varsa ilgisiz kalmak mümkün olmuyor. Ortak arkadaşlar sayesinde tanıştık ve evlenmeden önce ben de bu spora başladım. Daha sonra evlendik, bir oğlumuz oldu. Daniel henüz üç aylıkken onunla birlikte atladı,daha sonra da üçümüz birlikte atladık…” Sohbet, paraşütçülerin iniş yapacağı yere gelinceye kadar korkuları yenmek üzerine yoğunlaşmıştı. Hilde yükseklik korkusunu yendikten sonra yaşamında korktuğu pek çok şeyin üzerine daha kolay gidebildiğini anlatıyor Louise kulak kesilmiş dinliyordu. Paraşütçüleri taşıyan uçak gökyüzünde belirdiğinde izleyicilerin gözleri havaya dikidi. Louise dahil dürbünü olanlar uçaktan dökülmeye başlayan paraşütçüleri izlemeye koyuldular. Onuncu atlayan paraşütçüyü Louise tanıdı. Yaklaştıkça da tahmininin doğru olduğunu düşündü. Nicola yaklaştıkça daha iyi seçilmeye başlamıştı. Yere çizilmiş dairelerin mümkün olduğunca merkezine inmeye çalışıyorlardı.Yere inen paraşütçü hızla paraşütünü toplayıp iniş dairelerini bir sonrakine boşaltmaya çalışıyordu. Nicola ortadan ikinci daireye inmeyi başarmış hızla paraşütünü toplayıp Louise’nin yanına gelmişti. Louise paraşütün kumaşını birterzi edasıyla parmakları arasına alıp baktı. Düşüncelerinin uzaklara gitmiş olduğunu Nicola farketti. “Neyin var?” Hiç…kumaşa baktım. Annem ve babam ikinci dünya savaşı sürerken evlenmişler. O zamanlar İsviçre’de bile ipekli kumaş bulunmadığından ve bulunanı alacak paraları olmadığından annem gelinliğini paraşüt kumaşından dikmiş. Yakındaki Alman sınırına yakın bir köyde İsviçre hava sahasını ihlal ettiği için uçaksavar topunun atışı ile isabet alan uçaktan atlayıp;İsviçreye sığınan Alman askeri pilotunun paraşütünden kendisi dikmiş. Genç kızlığımda bile dolabında bir bez torba içinde saklar güvelenmemesi için her yaz havalandırırdı.” dedi ama sanki hüzünlüydü. Nicola güldü… artık ipekten değil sentetik iplikten dokunuyor, kumaş dokusu da gelinlik dikilecek gibi değil ripstop denilen ufak kareli yırtılmaya dayanımlı bir kumaş.” dedi. “Ne zaman evlenmişler?” diye sordu Nicola. 1943 yılının kasım ayında. Babam askerdeymiş avrupa savaş halinde olduğundan uzun süre silah altında kalmış. İzinli geldiği bir sırada evlenmişler, 1945 yılının 8 Mayısında savaşın bittiğinin ilan edildiği gün de ben doğmuşum” Nicola, “Bende savaşın başladığı yıl doğmuşum. Senin doğduğun yıl ilkokula başladım. O yıl geceleri evimizde ışıkları serbestçe yakabiliyorduk. O zamana kadar her gece pencerelere kalın perdeler çekilir. Zaman zaman şehirde uzun uzun öten sirenlerle yataklarımızdan kalkar yaşadığımız konutun bodrumundaki sığnağa inerdik. Gündüz sokakta oyun oynadığımız arkadaşlarımızın anne babalarıyla birlikte sığnakta karşılaşıp oyuna başlardık. Ama oyunumuz sığınaktaki gergin ana babaların bizi susturmalarıyla sonlanırdı. Kısa bir sirenle hava harekatı tehlikesinin bittiği bildirilmesiyle sığınaktan çıkar evlerimize dönerdik. Bazı zamanlar kısa siren öylesine gecikirdi ki uyuya kalırdık bizi battaniyeye sarıp kucakta eve götürürlerdi. Sabah kendimizi yatağımızda bulurduk. Paraşütle atlamaya başlayıncaya dek havada uçan bir uçağın sesi o zamandan kalma bir korkuya neden olurdu. Savaşta tarafsız bir ülkede olmanın ne büyük bir nimet olduğunu daha ileri yaşlarda hukuk öğrenimi için Fransa’ya sonra da Köln’e gittiğimde farkettim.” Her ikiside ortamdan paraşüt sohbetinden uzaklaşmış gençliklerine çocukluklarına dönmüşlerdi. 60’lı yılların sonlarında bile Avrupa’da savaşın anıları, ve korkusu soğuk savaşın propagandası ile taze tutuluyordu. Orta yaşlardaki neslil Hitler ve Nazi Almanya’sı tehlikesinin bertaraf edilmiş olmasına rağmen Stalin ve Sovyet tehlikesinin hala devam ettiğine inandırılıyordu. Propaganda diğer taraftan batı ittifakının bu tehlikeyi uzak tutacağına karşı sonsuz güven aşılayıp batı toplumunu rahatlatıyor, ekonomik büyüme ile bu rahatlık mutlu bir toplum oluşturuyordu. Zaman, zaman John F. kenedy nin öldürülmesi, Domuzlar körfezi krizi, Vietnam müdahelesi gibi dünyayı sarsan olaylar yaşansa da Avrupa ve özellikle savaşta tarafsız kalmayı Hitlere gizli bir bağlılıkla başarmış ülkeler savaş ekonomisinden elde ettikleri kazançla mutlu bir yaşam sürmekteydiler.

Klüp liderinin ikinci atlayışa katılacaklara seslenmesiyle Nicola ve Louise’nin sohbetleri bölündü.Nicola ikinci atlayışa kaydolmuştu ama şimdi Louise ile sohbette kalmayı daha çok istiyordu. Gidip klüp yöneticisine katılmayacağını bildirdi. Louise den paraşütün katlanması için yardım istedi paraşütü katladıktan sonra “Artık paraşüt katlamayı da öğrendin haftaya başlayacak kurslara katılmak istermisin ?” sorusunu Louise ürkek ama isteksiz de olmayan bir “Bilmemki… Olabilir” diye cevapladı. Hilde yanlarına gelmişti Nicola,“Belki haftaki kursa Louise de katılacak” dedi. Hilde “Negüzel olur mutlaka katılın hem hem havada özgürce düşmenin keyfine varırsınız hem de korkularınızın üzerine gitmeyi deneyimlersiniz.” Louise, “Yer çekimine bağlı olarak düşmek özgürlük mü? Diye sordu. Hilde, “Yaşam da öyle değil mi? ,yer çekimsiz bir dünya yok ama havada kaldığın, paraşütünü açmadan önce geçen düşüş süresince özgürsün, yer çekimiyle aşağı doğru iniyor olsan da ayaklarını yere basmak zorunda değilsin, Yaşamı da kurallara bağlı olarak sürdürüyoruz ama zaman, zaman kuralların üzerimizdeki baskısının daha az olduğu anlarda da özgürlüğün tadını çıkarmıyor muyuz? Sonra paraşütümüzü açıyor yer çekiminin bizi incitmesine meydan vermeden yavaşça yere inip yaşamımıza devam ediyoruz. Aynı toplumsal kuralların bizi incitmesine izin vermediğimiz gibi…”Louise bu düşünceyi sevmişti. Heyecanla “Tamam haftaya geliyorum” dedi ikinci atlayış da bitmiş herkes paraşütlerini katlıyordu. Hava alanına ait bir bir küçük otobüse doluşup klüp binası olarak kullanılan barakalara gittiler. Donanımlar kasklar depoya konuldu, kıyafetler değiştirildi, Dışarı çıktıklarında kendilerini şehire götürecek otobüs yaklaşmaktaydı.

Şehire döndüklerinde buluştukları durakta indiler, Nicola günün kalan kısmını değerlendirmek için bir kaç öneride bulunduysa da Louise eve gitmesi ve bir yayınevi için üzerinde çalıştığı bir çeviri üzerine çalışması gerektiğini söyleyip ayrıldı.

Daha sık görüşüyorlar birbirlerinden hoşlandıklarını saklamıyorlardı. Ancak Louise, Nicola’nın her duygusal ve bedensel yaklaşımına mesafe koyuyordu. Çoğu zaman elini tutmasına bile fırsat vermiyordu. Sohbetlerinde bu konuya değinmeye çalışsa da Louise zekice cevaplarla sıyrılıyor, manevralarla konuyu başka yerlere çekiyordu. Nicola bunu Louise nin aileden gelen bir tutuculuğu kıramamış olmasına yorumluyordu. Louise kendi isteği ile paraşüt kurslarına katılmaya başladı. Yer eğitimlerini tamamlayıp kule atlamalarını gerçekleştirmesi; Nicola’nın bir türlü anlayamadığı ve her ne ise Louise’nin de bir türlü anlatmak istemediği korkularını yenmesi konusunda umutlandırıyordu.

Hafta sonu Louise ilk atlayışını gerçekleştirecekti. Nicola işten yalnız başına erken çıktı, şehir merkezine kadar yürüdü. Kuyumcu dükkanlarının vitrinlerine bakıyordu. Karar vermişti. Madem ki Louise tutucu ahlak kurallarını çiğnemek istemiyordu ya da korkuyordu o da oyunu kurallarına göre oynayacaktı. Louise’ye evlenme teklifinde bulunacaktı. Bir iki kuyumcu dükkanına girdi çıktı nişan yüzüklerine bakıyordu. Beğendiği küçük pırlantalı bir yüzüğü satın aldı. İçi karmosin rengi kadife kaplı beyaz bir kutuya koydurdu. Pahalı hediyeyi çekle ödedi ve ufak paketi cebine atıp çıktı. Şehrin pahalı restoranlarından birine gitti şef garsonla görüşüp cumartesi akşamı için tenha bir köşede oturacakları masayı seçip ayırttı. Menüyü görmek istedi ve özel bir yemek olacağını söyledi. Şef garson ise; bir gün önceden sipariş verdikleri takdirde, restoranın uluslararası yarışmalarda ödüller kazanan tanınmış aşçısının, kendilerine özel bir yemek hazırlayabileceğini anlattı. Memnuniyet Nicola’nın yüzünden okunuyordu. Garsonlardan birine aşçıyı çağırmasını söyledi. Şef garson durumu anlatınca başaşçı hazırlayabileceği bir iki menü sundu. Nicola deniz mahsulu olmamasına özen göstererek ana yemeğin, truf mantarlı karaca budu olan menüsünün hazırlanmasını istedi. Çıkışta şef garsona ön ödeme yapıp evine geldi. Heyecanlanmıştı cumartesi akşamı için her şey hazırdı. Ertesi gün Louise’nin odasına uğrayıp cumartesi paraşüt klübünden sonra onu yemeğe götürmek istediğini söyledi. Louise gülümseyerek “Paraşütüm açılmayıp da yere çakılmazsam mutlaka gelirim” deyince sevinçle odadan ayrıldı.

Cumartesi sabahı erken saatte yine meydanda buluştular. Hava alanına giden otobüse binip önce kenar mahalleleri sonra fabrikaların bulunduğu sanayi bölgesini geçip küçük uçakların kullandığı hava alanına gelene kadar Louise oldukça suskundu. Nicola konuşmaya çalıştığında kısa cevaplar verip korkusunu yenmek için konsantre olması gerektiğini söylemişti. Klüp binası olarak kullanılan barakaya girdiklerinde Daniel ve Hilde yanlarına geldiler her ikisi de neşeli yüzlerle Louise’ye moral vermeye çalışıyorlardı. Louise çok korktuğunu becerip beceremeyeceği konusunda tereddüt ettiğini söyleyince Daniel ikinci atlayışı kendi başına atlama sözü verdiğita kdirde ilk atlamayı kendisi ile birlikte tandem atlayış yapabileceklerini söyleyince Louise’nin rahatladığı yüzünden belli oluyordu. Hilde’ye dönüp “kocanızı bir düşüş için ödünç alabilir miyim?” diye sorduğunda Hilde “İkinci atlayışı kendi başına yapmaya söz verirsen alabilirsin” dedi. Vakit geçirmeden soyunma odalarına gittiler. Hilde raflardan Louise’ye göre bir tulum ve ikili atlama donanımı çıkarıp verdi. Giyinip dışarı çıktıklarında Nicola “Paraşütçü kıyafetinin sana bu kadar yakışacağını hiç düşünmemiştim çokgüzelsin” demekten kendini alamadı. Daniel geldiğinde Loise’ye ikili atlayış için gerekli donanımı nasıl kullanacaklarını birbirlerine ne şekilde bağlanacaklarını gösterdikten sonra kalabalığa bir göz gezdirdi listedeki herkesin gelmiş olduğundan emin olup atlayış öncesi bilgilendirmeleri yapıp atlayıcıları dışarı, uçağa davet etti. Hep birlikte koltuksuz pervaneli küçük uçağa bindiler. Uçak havalanmadan bellerindeki bir bağlantı kayışıyla kendilerini uçak gövdesine tesbit edilmiş bir boruya bağlayıp yere oturdular. Uçak havalandığında Louise artık dönüşü olmayan bir yola girdiğini ve buradan çok mutlu olarak çıkacağına kendini inandırmaya çalışıyordu. Hilde ve Nicola kaskların içinden kendisine gülümsemeye çalışıyorlar Louise de bunlara zoraki bir gülümsemeyle karşılık vermeye çalışıyordu. Uçak gerekli yüksekliğe ulaştığında pilot gazı kesip sabit bir hızla atlama pistinin üzerine yaklaştığını işaret etti.Deneyimli iki paraşütçü Kendilerini kapı yanındaki halkalara bağlayıp dikkatle kapıyı açtıklarında içeride kendilerini dışarı çeken bir hava akımı oluştu. Atlama sırasına göre her paraşütçü kapıya yanaşıp kendisini boşluğa bırakıyordu. Hilde ve Nicola’dan sonra Daniel ve Louise atlayacaktı. Hilde ve Nicola atlamadan önce gülümseyerek Louise ye el salladılar ve kendilerini boşluğa bıraktılar. Daniel ve Louise birbirlerine bağlanmışlardı. Daniel “Çok kolay olacak her şey benim kontrolümde korkacak bir şey yok deyip kapıya doğru ilerledi Kapıya gelince kendisini sırt üstü boşluğa bıraktı. Bir süre havada serbest düştükten sonra paraşütün açılmasıyla Louise sanki ani bir frenleme ile havada asılı kaldıkları hatta yukarı hareket ediyormuş hissine kapıldı. Artık havada süzülüyorlardı. Louise rahatlamıştı hatta keyifle el çırpıyor ne kadar güzel, ne kadar muhteşem diye bağırıyordu. Daniel paraşütü yönetirken Louise’ye açıklamalar yapıyordu. Çok uzak olmayan bir mesafede olan Nicola ve Hilde el sallıyordu. Birlikte yere ayak bastıklarında Louise hızla kendini Daniel’den çözdü koşarak Yan yana duran Hilde ve Nicola’yı kucakladı. Mutluluk yüzünden okunuyordu. İkinci atlamayı kendi başına yaptı. Bu kez mutluluktan ayakları yerden kesilmiş gibiydi. “Bundan sonra hayat çok daha güzelolacak” diye Nicola’nın boynuna sarıldı, Nicola gülümseyip “Hayat zaten yeterince güzel değil mi?” dedi. “Evet öyle ama artık daha da güzel olacak. Korkularım ile dostluğuma son vereceğim” diye cevapladı. Bir atlayış daha gerçekleştirdiğinde zaman ilerlemişti. Paraşütler deneyimli üyelerin denetiminde katlanıp raflara yerleştirildi. Gündelik kıyafetler giyilip şehre dönen otobüse binildi.

Akşam yemeği buluşmak için saat sorduğunda Nicola akşam gidecekleri restoranı söyleyip onu 8.00da kapıdan alacağını söyledi, Louise’nin gözleri büyüdü, “Ne gerek vardı orası bizim gibilerin yemek yediği bir yer değil ki” itirazına Nicola “Bu gün özel bir gün, bizim de nadir de olsa burjuva zevklerini yaşamaya hakkımız var” diye geçiştirdi. Adresi teyid edip ayrılırken “Bakalım beni smokin ile tanıyabilecek misin” diyerek gülümsedi.

Nicola bir taksi ile Louise’nin kapısında belirdiğinde Louise apartmanın kapısını açıp dışarı çıktı koşar adımlarla taksiye ilerlerken Nicolataksiden çıkmış Louise ye kapıyı tutuyordu. Şık siyah birsmokinle konsere çıkacak bir soliste benziyordu. Louise de siyah kadife bir elbise giymiş annesinin ona verdiği vizon etolü omuzlarına atmıştı. Bu şık çiftin taksiye binişini taksi şöförü aynadan ilgi ile izledi. Restoran’a geldiklerinde taksi şöförü arabadan inip dışarıdan kapıyı açtı. Ücretin fazlası bir ödemeyi bu genç adamdan beklemesi çiftin kıyafetlerine bakılınca yadırganacak bir davranış değildi. Restoran’a girişte şef garson Nicola’yı tanıdı, nazik bir selamlama ile önlerine düşüp önceden ayrılan masaya götürdü. Louise ye sandalyeyi tutarken kürkünü vestiyere bırakmak isteyip istemediğini sordu. Louise girişte vestiyere bırakmayı unuttuğu için biraz da mahcubiyetle etolün öndeki kopçasını açıp etolü dikkatlice şefin uzattığı koluna bıraktı ve oturdu. Şefin Nicola’nın sandalyesini tutmasına gerek kalmadı Nikola kendisi sandalyesini çekip oturdu. Şef kolunda vizon kürkle uzaklaştı.Nicola Louise’nin askılı kadife elbisesinde daha da belirginleşen geniş omuzlarına uzun boynuna küpelerine neşeli yüzüne hayranlıkla bakarken seçtiği menüyü Louise’ye anlatıyordu. Paraşüt atlayışından sonraki mutlu rahatlık Louise’nin gözlerinde devam ediyordu. Beyaz şarapla yenilen bir ordövr den sonra garson servisi değiştirdi, üzerinde gümüş kapaklı birservis arabasıyla şef garson yaklaştı. Önce kırmızı şarabı Louise’ye tattırdı. Onay alınca her iki kadehi de doldurup gümüş kapağın altındaki kızarmış muhteşem görünümdeki eti servis edilecek şekilde parçaladı, konyak ile alevlendirdikten sonra sos kabındaki siyah sosu dökerek alevlendirme işlemini sonlandırdı.Önce Louise’ye sonra Nicola’ya servis edip afiyet olsun diyerek uzaklaştı. Her ikisi de bu süreci ilgi ve merakla izledi. Nicola kadehini kaldırıp “Bu gün korkularını yenmeye başlayan güzel kadına” dedi. Louise mutlu gözlerle gülümseyip bana yardımcı olan adama diyerek kadehinden bir yudum aldı, “Bu yemeğin tadına bakmak için sabırsızlanıyorum deyip bıçağıyla kestiği bir et parçasını siyah renkli sosa buladı üzerine bir truf mantarı koyup ağzına götürdü. Ağzına götürüp tatmasıyle birlikte eli peçeteye gitti; peçete ile perdeleyerek lokmayı ağzından çıkardı. Gözleri donuklaşmış, benzi bembeyaz olmuş, taş kesilmişti. Kekeleyerek balık balık dedi. Kireç gibi bir yüzle sandalyesinin arkasına yaslanmıştı. Konuşmuyor, Nicola’nın telaşlı sözlerine cevap bile vermiyordu. Yüzündeki neşeden,eser kalmamış bakışları matlaşmış donup kalmıştı; sanki orada değildi.

13 yaşına girmişti, Yaz tatilinde büyüdüğü kasabada her haftasonu balığa çıkan babası o pazar Louise’yi de götürmüştü. Babası balık tutarken gölde yüzmüş ıslak mayosunu, dibine plaj havlusunu serdiği büyükçam ağacının arkasında çıkarıp kurulanmış, sarındığı kurulanma havlusuyla uzanıp balık temizleyen babasını izliyordu.Babası elinde kanlı bir bıçakla tuttuğu balıkların karnını yarıp çıkarıyor solungaçları kesiyor, beraberinde getirdiği kabın içine atıyordu. Gölün buz gibi suyunda yüzmek önce bir ürperti sonra tatlı bir rehavet vermişti. Gözlerinin ağırlaştığını hissedip uzandı. Uyandığında babası balık kokan elleriyle ağzını kapatmış sakın bağırma diye tembih ediyordu. Babasının ne yaptığını anlamış değildi. Neden bağıracaktı? Bağırmasını duyacak kim vardı ki? Etrafa bakınırken babasının belden aşağı çıplak olduğunu gördü. Acaba göle düşüp elbiselerini kurutmak için ağaca mı asmıştı. Ama babası bir taraftan da üzerindeki havluyu çekiştiriyordu.Birden bacaklarının arasında bir acı hissetti. Çok korkmuş bayılmıştı. Uyandığında babası giyinmiş, yüzüne suserpiyordu. “Hadi gölde bir yıkan da eve gidelim” diyordu. Yüzüne üstüne balık kokusu sinmiş gibiydi. Ağlayarak göle girdi, yıkandı, yıkandı, yıkandı ama balık kokusu sanki her yerine sinmiş çıkmıyordu. O akşam annesinin pişirdiği balıklardan ve daha sonra da hiç balık yemedi.

Louise kendisine geldiğinde Şefaşçı masanın başında Nicola ile konuşuyordu. “Evet sosu mürekkep balığı mürekkebi ile renklendiriyorum. Ama eser miktardaki renk maddesinden bu güne dek kimse şikayetçi olmadı. Ayrıca Paris’teki yarışmada ben bu menü, bu sosla altın madalya aldım, yemeklerimin soslarımın terkibini ve yapılışını her müşteri ile paylaşmamı bekleyemezsiniz ki…”

Louise’nin dolan gözlerinden bir gözyaşı yanağından aşağı süzülüyordu. Nicola onu ağlarken hiç görmemişti. Louise’nin gözünden akan yaşı silmek istedi, mendilini çıkarmak için elini cebine götürdü. Mendili çıkarırken yere bir şey düşürdüğünü farketmedi. Lacivert halının üzerinde açılmış içi kırmızı kutuda bir pırlanta yüzük parlıyordu. Gözlerini yerden ayırmayarak sessizce ağlayan Louise hıçkırmaya başlamıştı. Şef garson ve aşçı uzaklaşıyorlardı.

S.Y.

Not: Sosun tarifi bende yok sormayın. 🙂 ))))

Reklamlar

About Selçuk Aytimur

Yolun yarısını geçeli çok olmakla birlikte, bana hiç öyle gelmiyor daha
Bu yazı Yaşam içinde yayınlandı ve , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s