Adıyaman – Elazığ – Diyarbakır Güzellemesi

5 gün içinde 1000 km civarında yol (İzmir Adıyaman ve Diyarbakır İzmir uçak yolculukları hariç) yaparak 3 şehir, ve  6 değişik yer görünce insan bir tuhaf oluyor. Yine de ev sahiplerinin yakın misafirperverliği ve ilgisi sayesinde unutulmaz bir gezi idi ve sonucunda onca yorgunluğa karşın sanırım 2 kilo kadar alarak döndüm eve.  Pek çok fotoğrafla birlikte. Bu yazıdaki fotoğrafların tamamı bana aittir.

Gönül ister ki her yaz tatilinde akın akın Akdeniz ve Ege kıyılarına koşan büyük şehirliler bu güzelim coğrafyayı, misafirperver insanları, doğal güzellikleri ve tarihi yerlere aksınlar; yaşadıkları yerlerde asla bulamayacakları yiyecekleri yesinler; buralarda para harcasınlar, çocukları da ülkede daha neler neler var görsünler. Türkiye Çeşme, Bodrumdan vb den ibaret değil. Adıyaman’a uçaktan uçsuz bucaksız gibi görünen Atatürk barajının mavi sularını izleyerek indik. Adıyaman temiz bir şehir, sevimsiz değil, bakımlı ve güzel.

Akşam üstü çalışmamız bitince doğruca otel, kıyafet değiştirme ve ver elini Pirin (Perre) antik şehri!. Ben bu şehirin varlığını ancak orada öğrendim. Bizim ev sahipleri acımasız(!) çıktılar ve o sıralarda henüz hala iyileşmemiş olan kırık diz kapağıma rağmen “görmek gerekir” diyerek bizi oraya götürdüler. Perre, Kommagene krallığının 5 büyük şehrinden birisi…İnanılmaz güzel ve büyük ve toprağın altında gün ışığına çıkarılmayı bekleyen koca bir alan var. Fotoğrafı çektiğim yer eski mezarlık alanı, soldaki tepe antik şehir ve ta ilerideki köye kadar uzandığı söyleniyor. 

Yukarıdaki fotoğrafı aşağıdaki kalıntıların tepesine çekmiştim. 

Burası büyük bir alan ve güneş batıncaya kadar sadece bir saatlik vaktimiz vardı. Ne yazık ki tamamını görmemiz mümkün olmadı. Bir gece kaldığımız Adıyaman’da akşam yemeği için Elazığ yolu üzerindeki Çimento fabrikasını tepeden gören bir yere gittik ve nefis pirzolalar yedim Hoca’nın yerinde. Hoca’nın Yeri Şambayat adlı ufak bir yerleşim yerinin 5 km yakınında.    Ertesi sabah Elazığ’a doğru yola  çıktık erkenden….

 

Elazığ deyince Harput gelir insanın aklına. MÖ 2000 lerden bu yana gelen bir yerleşim yeri  Harput ve insanlar tarihle iç içe yaşıyorlar burada. Son yıllarda yapılan restorasyon ve yenilemelerle Harput’un eli yüzü toplanmış. Buyurun ünlü Harput kalesi ve Harput’dan Elazığ.

Harput kalesi bir tepenin üzerinde. Onun tam karşısına gelen bir başka tepe-düzlükte kurulu Harput. Kalenin tam karşısına gelen bir alanda 1150 lerden kalan Ulu Camii var. Ulu Camii Artuklular tarafından yapılmış. İbadete açık olan cami eğik minaresiyle meşhur. Önündeki ağaç kurumuş değil, mevsim gereği henüz uykuda olan bir ağaç, kim bilir kaç yıllık? Minare ise bayağı eğri.

Harput’a gelince yemek yenecek yer belli. Eski bir hamam ve yanındaki yapı elden geçirilerek güzel bir et lokantası olmuş : Ensar Mangal Vadisi.

Oraya giderken bir meydan :

Ensar Mangal vadisi aşağıdaki tarihi hamamın sağ tarafında.

Hamamın içinde düzenlemeler yapılıyordu. Henüz yemek servisi yok. Olmadığı daha iyi zaten, kapalı alanın sıkıcılığı düşünürse. Etlerin çok lezzetli olduğunu söylemem gerekir. Yemekten sonra istediğim tatlı ise adı çok ilginç gelen dolanger oldu. Hayır, yanlış yazmadım: tatlının adı dolangel değil, dolanger.  Nefis bir tatlı. Google’a bakınız.

Ertesi gün Diyarbakır’a doğru yola çıktık…Karayolu geniş Dicle’nin kenarından  kıvrılarak akıp giderken,  karşı tarafta da demiryolu uzanıyordu Maden ilçesine yaklaştığımızda.  Yol kenarında  ağaçlık bir yerde durduk mola vermek için. Burada, Türkiyenin ortasında bir yerde, derininde ve dağın başında  kültür erozyonunun tam dibiyle karşılaştım. Kahve istedim, bildiğimiz kahve. “Yok” dedi bize bakan çocuk. İsterseniz neskafe vereyim! Çocuğa adabıyla terslendim. Kulağında kaldığını umuyorum. Türkiyenin dibinde kendi kahvemiz yerine uyduruk neskaaveye kaldıysak yanmışız biz,  ki öyleyiz zaten!

Diyarbakır’a 20 km kala sola bir sapak var, Eğil’e gider. Eğil mutlaka görülmesi gereken bir güzelliktir. Eğil peygamberler şehri olarak biliniyor ve  Asurlular, Roma İmparatorluğu, Bizanslılar, Selçuklular, Abbasiler, Osmanlı İmparatorluğu burada bulunmuşlar.  Hz. Elyesa (Hz. İlyas değil, o başka) ve Hz Zülkifl’in kabirlerinin (ve başka peygamberlerin de) Eğil’de bulunduğuna inanılıyor. Bu iki peygamberin Kuran’da da bahsi geçiyor. Bunun için kaynakça da var diyerek daha derine girmeyeceğim.  Bu peygamberlerin Dicle baraj gölü havzasında olan ve onlara ait olduğuna inanılan asıl kabirleri, zamanında sular yükselmeden önce arekeologlar tarafından bu gün bulundukları Nebi Harun tepesindeki yerine taşınmış. Bkz. Google. Eğil’in asıl ilginçliği geçmişinin Asurlulara kadar gitmesi ve o devirden kalan yapıların bulunması. Benim hepsini görme şansım olmadı ne yazık ki. Nebi Harun tepesini dolaşabildik sadece. İşte Nebi Harun’dan geniş açı manzara. Karşıdaki kayalarda insan yapımı oyuklar var. Aşağıdaki su ise Dicle.

Hz. Elyesa ve Zülkifl’in kabirlerinin içinde bulunduğu yapı

Bunlar da kabirleri. Soldaki Hz Elyesa ve sağdaki Hz. Zülkifl. Kabirlerin uzunluğuna dikkat ediniz. O zamanlarda peygamberlerin böyle uzun boylu olduğu ve yüz yıllarca yaşadığına inananlar da var. Bu yapının yanında ayrı ve küçük bir yerde de değişik Nebilerin kabirleri var. İnanılır, inanılmaz ayrı konu ama işte Eğil Asurlulardan  bu yana kalan bir miras peygamberler şehri olarak bilinen.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Eğil’den sonra sıra Diyarbakır’a geldi. Diyarbakır görülesi bir yer. Tarih dolu. Gezilecek, görülecek çok yer var. Mardin kapısından atlayamayan türküdeki Mardin kapısı, uzanıp giden surları, hanları, Dicle üzerindeki tarihi on gözlü köprü insanları bekliyor gelip görsünler diye. Sonra bitmez tükenmez lokantalarda başka bir yerde bulamayacağınız lezzette etler, ve sabah kahvaltıları…

Ev sahiplerimizin karşı durulamaz acımasızlığına şükürler olsun (ki zaten karşı koymak gibi bir niyet yoktu) kısa zaman dilimi içinde “burayı da görmeniz gerek, şuraya kesin gidilecek, şurada yemek yenecek, kahvaltı şurada olacak…”  komutlarına kendimizi bıraktık iş saatleri dışında. Öyle ki bir ara hafiften bastıran yağmura bile bana mısın demedik. Diyarbakır’ın güzelliği, çirkinliği vs bunları boşverin burası  kültürel ve tarihi bir miras. Aşağıdaki Ulu Camii 600 lü yıllardan kalma ve Anadolu’nun en eski camii. Çok şeyler görmüş geçirmiş, islam aleminin 5. haremi şerifi. Sanat eseri. 

Camiinin avlusundaki güneş saati yanlış aklımda kalmadıysa 19. yy dan kalma.

Camiinin ön tarafının fotoğrafını bilerek buraya koymadım. O güzelim ön cephenin açıldığı meydanın tam ortasında ve ön cepheyi kapatacak biçimde çirkinin çirkini bir yapı var yer altı çarşısına inişin üstünü kapatan. Neyse ki Diyarbakır’ın değişik yerlerinde tarihi binaların etrafını açmak, temizlemek ve o güzellikleri ortaya çıkarmak için çalışmalar var.  İlk akşam yemeği nefis bir ciğercide oldu. Saat 20.00 a geliyordu gittiğimizde ve biraz daha gecikseymişiz kapanmak üzereymiş. Ne yazık ki adı aklımda kalmadı. Ben fotoğraf çekerken yakalanmış durumdayım. 

Diyarbakır’da Hasan Paşa Hanı diye bir yer var. Tarihi hikayesi google’da vardır. Nefis bir yer. Sabah kahvaltıları ve akşam yemekleriyle meşhur burası. Hanın bodrum katında ise – eskiden atlar bağlanırmış- çok büyük bir kitapçı var. Bir kapıdan aşağı inip dolaşarak girilen kapının tam karşısındaki bir başka kapıdan çıkıyorsunuz zemin kata. 

Aşağıdaki fotoda ağacın arkasında kalan tabelada Kahvaltıcı Mustafa yazıyor. Han odalarından birisinde yer sofrasında kahvaltı çok güzeldi. 20150408_185813

Kahvaltıcı Mustafa

Ortadaki boşluğa büyük bir sahan içinde yumurtalı kavrulmuş et geliyor, bandır bandır ye. Sofra işinin erbabı kadınlar tarafından kurulup kaldırılıyor el çabukluğuyla.

Ünlü Mardin kapısı ise gerçekten de öyle türküde olduğu gibi hoplanabilecek bir yer değilmiş aşağıda görüleceği gibi. Diyarbakır surlarının arasında işte Mardin kapısı. 

Bu surlar şehirin etrafında ve artık içinde uzanıp gidiyorlar.

Dicle nehrinin üzerine 1065 de yapılan güzelim 10 gözlü köprü. Soldaki tepeye bir açık gözün diktiği apartman binaları ise mahkemelik durumda imiş ve umarım yıkılırlar. 

 

Dicle’nin kıyısında yüksekçe bir yerde ilginç bir tarihi miras daha var: Semanoğlu köşkü. 20150410_184755_LLS

Bu yapı 16.yy.dan kalma ve Gazi köşkü olarak da biliniyor. 1916 yılında 16. Kolordu komutanı olarak Diyarbakır’a atanan Atatürk burada 11 ay kalmış. 20150410_185128

 

Diyarbakır konusunu Pınar Lahmacun ve Gülzar Konak adlı lokantadan bahsetmeden kapatmak insafsızlık olur. Buralarda yeterince fotoğraf çekmedim ancak facebook ve google’da isimleri yazılırsa bolca bilgi bulunabilir. Son fotoğraf Gülzar Konak’tan:20150409_193908

 

 

Reklamlar

About Selçuk Aytimur

Yolun yarısını geçeli çok olmakla birlikte, bana hiç öyle gelmiyor daha
Bu yazı Seyahat, Yemek içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

4 Responses to Adıyaman – Elazığ – Diyarbakır Güzellemesi

  1. Süleyman CAN dedi ki:

    Seçuk bey elinize sağlık 🙂 Sizi ağırlamaktan mutluluk duyduk tekrar görüşmek üzere saygılarımla,

  2. Osman Muvafık dedi ki:

    İş dışında güzel bir yönünüzü farketmiş olduk, bizim yörelerin tarihi, turistik yerlerini akıcı ve tatlı bir uslupla anlatmışsınız. Zevkle okudum, sizi takip etmeye devam edeceğim:)
    Selam ve saygılarımla.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s