ISO 9001 2015 Soru Listesi Madde 8.3 Ürün ve Hizmetlerin Tasarımı ve Geliştirilmesi

Daha öncekinin devamı olarak bu kez ISO 9001 2015 madde 8.3’e ilişkin soru listesini bulacaksınız aşağıda.

ISO 9001 kalite yönetim sistemi standardının tasarım ve geliştirmeye ilişkin bölümü her zaman zor anlaşılır olmuştur.  Zira tasarım ve  araştırma- geliştirme (ARGE) konuları da ülkemizde pek iyi anlaşılmış konular değildir. Bu ayrı bir yazı konusu.

ISO 9001 2008 kalite yönetim sistem standardındaki  7.3 tasarım ve geliştirme maddesi ISO 9001 2015 kalite yönetim sistem standardında  8.3 olarak yer aldı ve yapısı değişti. İçeriği, yani tasarım ve geliştirme gereklilikleri konusunda pek bir fark yok. Tasarım ve geliştirme faaliyetine ilişkin temel esaslar alt maddelerdeki yerleri ve bazan da ifade tarzı değişmiş olarak duruyorlar.

Tasarım ve geliştirme konusunda kendini geliştirmek isteyen kalite yöneticilerine  ve ilgililere Feigenbaum’un Total Quality Control adlı kitabını tavsiye ediyorum. Yıllar önce yazılan bu kitabın içeriği ile ISO 9001 gerekliliklerinin nasıl uyum içinde olduğunu görmek ilginiz çekebilir.

Ekran Alıntısı 1

Ekran Alıntısı 2

Ekran Alıntısı 3

Reklamlar
Yönetim içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Wagner ve Ben…

2016 yılının son aylarında Wagner’in Die Walküre adlı operasının son sahnesinin sonundaki 3.5 dakikalık bir müzik parçasına ilişkin bir anımı yazmıştım Feuerzauber başlığı altında.  Feuerzauber, yani ateşin büyüsü, o son 3.5 dakikalık sahneye verilen isim.

Ateşin büyüsü’nü bulduktan sonra, merak bu ya, daha temiz kayıtlarını daha iyi ekipmanla dinlemek istedim. Youtube’da arayınca pek çok şef ve orkestradan değişik yorumlarını bulmak güç olmadı. Operaya pek de aşina olmadığımdan önüme gelenlerin hepsini tek tek dinledim sırayla. Ancak, 3.30-3.50 dakikalık videoların yanı sıra aynı başlık altında 5-6 dakikalık, 10-12 dakikalık ve hatta 17-20 dakikalık videolar da vardı. Değişik zamanlarda fırsat buldukça sıra ile daha uzun videoları da uzunluk sürelerini arttırarak dinlemeye başladım aynı videoları defalarca dinleyerek. 20 dakikalık video aslında Feuerzauber sahnesine akan müziğin neredeyse başlangıcı diyebilirim. O sıralarda sahnedeki dram yükselmeye başlıyor ve müziğin de yapısı değişiyor.

O 20 dakikalık parçayı bilgisayarıma indirdim diğerleri ile birlikte, telefonuma da kaydettim ve her fırsatta dinlemeye başladım. O 20 dakikada Wotan, kendisine karşı çıkan Brünnhilde ile karşılıklı konuşur (elbette şarkı söylüyorlar) ve onu bir kayalığın üzerinde sonsuz uykuya yatırmakla cezalandırır. Brünnhilde ise babasına hiç değilse kendisini bir kahramanın gelerek kendisini o derin uykudan uyandırmasına izin vermesi için yalvarır. Wotan önce karşı çıkar zira çok kızmıştır bir kere Brünnhilde’ye. Zira Brünnhilde hamile kalan Sieglinde’yi babası Wotan’a karşı çıkarak kaçırmıştır Walkürelerin yanına belki onu korurlar diye. Ancak Walküreler Wotan onları bulunca titreyerek kaçışırlar korku ile.

Brünnhilde ağır ağır kayanın üzerine uzanıp uykuya dalarken Wotan dayanamaz, kızının yanına diz çöker…Sonra ayağa kalkar ve Feuerzauber sahnesi başlar. Wotan kayaların hiç sönmeyecek alevlerle çevrilmesi için emir verir (Zira o bir tanrı, ol deyince oluyor). Kayalar ateşle çevrilmeye başlarken Wotan son sözlerini söyler :  “He who fears my spear shall never pass through the flames –  Mızrağımdan korkan kimse bu alevlerden asla geçemeyecek!”… Kızının sevgisine dayanamamış ve hiç olmazsa cesur birisinin kızını kurtarma olasılığına kapıyı açık bırakmıştır.  Sahne o kadar dramatik ve eşlik eden müzik o kadar güzel ki…Felaket bir şey…Bu sahne Wotan’ın vedası (Wotan’s fairwell) olarak da biliniyor.

Die Walküre 3 perdelik opera. Son perde 70 dakika civarında sürüyor, yorumculara göre değişerek.  Şu son 20  dakika bu kadar güzel ve etkileyici olunca son perdeyi de başından dinlemek gerekirdi artık.  Onu Youtube’da araştırırken Georg Solti’nin Viyana Flarmoni ile 1960 ların ilk yarısında yaptığı bir kayıt çıktı karşıma. Bu kayıtla birlikte bir de sürpriz. Die Walküre’nin açılış müziği yani uvertürü diye bildiğim müzik, yani Die Walküre uvertürü meğer 3. perdenin uvertürü imiş…Neyse… Neyse ama o kadar basit değil durum. O zaman Die Walküre operasının açılışı nasıldı? Karşıma yine Solti kaydı çıktı. Operanın açılışını dinlemeye başladım ki durmak mümkün değil. Yaylılar koyu kahve ve siyaha kaçan seslerle gümbür gümbür…Ama durdum tabii ve yine 3 perdeye ilerleyip dinlemeye başladım. Dinledim, bitirdim. Harika. O zaman operanın tamamını dinlemek gerek artık. O da 3 saat 49 dakikacık. Bir oturuşta dinlemek mümkün değil. İndirdim müziği, telefonuma kaydettim. Seyahatlerde dinlemeye başladım aralıksız.

Sen yıllarca Wagner’in yanına yanaşma, müziğini gergin ve gürültülü bul, sonra uçaklarda, hava limanlarında trenlerde aralıksız dinlemeye başla.

Die Walküre, daha önceden bildiğim gibi Nibelungen Ring denen bir üçlemenin ilk operası. Bu opera bu kadar güzelse, acaba öbürleri nasıldır diye merak etmeye başladım haliyle. Yine karşıma Solti’den halkanın ikinci operası Siegfried ve son opera Gotterdammerung çıktı. Bunları da indirdim ve telefona kaydettim. Bu arada bir de Das Rheingold var, bu da halkadan önce yazılan ilk opera. Bütün olaylar burada başlıyor ve Die Walküre, Siegfried ile devam edip Gotterdammerung’da bitiyor. Wagner bu dört operayı 20 yılı aşkın sürede yazmış. Libretto da ona ait. Her opera 3-4 saat arasında sürüyor. Mitolojik bir dünyada geçiyor olaylar…Wagner bunlara opera demekten ziyade müzikal drama dermiş.  4 operanın hikayesi için bakınız google amca.

Das Rheingold da telefona gitti. Bu arada Solti’nin Viyana filarmoni (elbette solistler ve koro ile) 1960-1965 arasında yaptığı kayıtların en iyi kayıtlar arasında olduğunu öğrendim. Bu kayıtlar yetmedi, karşılaştırmalı dinlemek için Karajan-Berlin Filarmoni kayıtlarını da indirip telefona kaydettim.

Bana da ne oluyordu böyle? Aralıksız Wagner dinler olmuştum. Sonra karışık dinlemekten vazgeçtim. Artık operaları sırası ile dinlemeye başladım. Das Rheingold’un açılışı o kadar güzel ki onu hep üst üste dinleyerek devam ettim. Böyle giderken Wagner’in ünlü motiflerini tanımaya başladım. Bunun ne olduğunu burada anlatmam mümkün değil, google amcaya bakınız.

Hala Wagner dinliyorum aralıksız. Wagner’in müziği bir değişik, onun da adamım Bethoven gibi operada ve müzikte büyük yeniliklere imza attığını düşünüyorum. Wagner orkestraları dev gibi. Orkestradaki bakır ve ağaç üflemelilerin sayısı diğer bestecilerin eserlerine göre daha fazla ve bas bas bağırıyorlar. İşin daha da güzeli koca orkestra gümbürderken sopranolar, tenorlar, basların sesi de kulaklarınızda. Çok zor olmalı Wagner operası söylemek diye düşünüyordum ki ünlü Wagner yorumcuları ile aynı fikirdeymişim 🙂  Wagner operalarından insanın aklında bir arya, ya da bir melodi pek kalmaz zira bestecinin müzik yazma tekniği motifler üzerine kurulu. Ama yine de nefis işte operaları. Olur a, dinlemeye kalkarsanız kulaklıkla ve yüksek sesle dinleyin ki müzikteki kontrastları, altı kalınca çizilen cümleleri, iğne oyası gibi dizilen notaları kaçırmayın.

Demem odur ki, hallo Wagner!

 

 

 

 

Müzik içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Bir viyolacının notları 3

Bugün yine bir notu çıktı ortaya ünlü viyola ustasının.  Viyola çalanın ünlüsü keman, piyano çalanlar gibi olmaz. Orkestra önüne çıkıp da konçertolar falan çalınmadığından viyola ile, onu çalan ustaları kendi çevreleri-ki bunu küçümsememek gerek- ve bilenler bilir işte. Nedense bir ikisi dışında viyola için konçerto yazan olmamış hiç besteciler arasında. Neyse, benim viyolacı büyük orkestralarda yıllarca çalmış olan bir usta, bunu bilin yeter. Güzel de yazıyor :-). Usta yıllardır yurt dışında yaşadığından İngilizce klavye ile ve bazan düşünce akışına kapılarak yazar. Kolay okunması için bir iki yerini düzelttim yine.

“Pazar günü gene. Yalnızlıklar havuzunda yüzme dersi. İlk beni denize attıkları günü hatırlıyorum. Ankara çocuğu, sen ne anlarsın denizden? Sadece şiirlerde Orhan Veli anlatır sana büyük suyu. Boğuluyordum, bağırdılar “kulaç at, kulaç at” diye attık ve kurtulduk. Hala kulaç atıyoruz desem yalan olmaz. Her tanrının günü bir yerin sızlar bir yerin ağrır. Sahile varırsın gibi geçer bir kaç günlüğüne. Her günün başka olduğunu öğrendiğin  yaşlar.

Köpek olmasa evden çıkmam valla. Benim pub yürüyüş 37 adım. Dönüşte biraz daha fazla çünkü hız aynı değil. Ama Chip “hadi gidiyoruz” der, kalkıp gideriz. Doktorun dediğine göre en iyi fiziksel eksersiz yürümekmiş. Bazı arkadaşlar yüzmeye giderler “sen de gel” derler. “Bu yaştan sonra giysilerimi milletin önünde çıkarmam” derim. “Sanki görülecek bir şey varmış gibi niye kendine saklıyon?” dedi geçenlerde bir arkadaş.  Ha ha ha. Ne doğru yav.

Pazar günü yıllar önce ”ben azar” günü olurdu; şimdi azar azar giden trenden beyaz mendil sallıyoruz.”

R.G’e sevgiler

Yaşam içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Pazar Arabasındaki Don

Gerçekten bir pazar arabasında bir don buldum, kadın donu; hani şu iki tekerlekli pazar arabaları var, alış veriş yapınca içine sebzeleri, meyveleri falan koyarız. Don işte öyle bir pazar arabasından çıktı.

Biz şehirden uzakça bir yerde oturuyoruz. Eşim de ben de çalışıyoruz. Hal böyle olunca bizim hafta içinde taze sebze, meyve almamız pek mümkün olmuyor. Onun için her Cumartesi veya Pazar günü mutlaka pazara gidilir bizde. Bir haftalık meyve sebzeyi alır, buzdolabına dizeriz, içimiz rahat eder bütün hafta. Ben pazar alışverişinden pek hoşlanmam ama eşim bayılır. İllaki bütün tezgahlara bakacak, tüm sebzelere, meyvelere dokunacak, bazan tadına bakacak. Bazı tezgahlara iki kez uğradığımız da olur. Pazarın kalabalığında beğendiğimiz ama alış veriş yapmadığımız bir tezgahı tekrar bulabilmek için tüm pazarı iki kez dolandığımız da olmuştur. Neden o beğendiğimiz tezgahtan alış veriş yapmadığımız sorusunun yanıtını ise bilmiyorum, bilmek de istemiyorum. Pazarın tüm tezgahlarını ziyaret ederek gezmekten hoşlanmadığımdan, ki bizim buraların pazarları maşallah pek bir büyük olur, bir müddet sonra sıkılırım ve çenem düşer; ama bu durumu değiştirmez.

Bazan pazara yalnız gitmem gerekir; ya evde bir işi vardır eşimin ya da başka bir şey işte. Bak, bu durumda şikayet etmem, giderim. Ama kapıdan çıkmadan önce alış veriş listesi üzerinde ve nerelerden alınacağı konusunda mutabakata varmak gerekir ki ikincisi zor bir durumdur. Neyse, giderim pazara ve listeye göre alış verişi çabucak tamamlar dönerim eve. Ben pazara girince uzaktan tezgahları süzerim ve beğendiğim ilk yerden de alırım; fiyata fazla aldırmam. 3 kuruş aşağı 5 kuruş yukarı yorulduğuma değmez. Lakin eve dönünce “Domatesi kapıdan girince ilk sokaktaki 3 tezgahtan mı aldın? 3. sokaktaki sakallı adama da baktın mı? Salatalık da pek iyi değil, hangisinden aldın? ” türünden sorulara yanıt vermek imkansız oluyor!

Bu hafta pazar için görevlendirilince sevinmedim desem yalan olur. 5 saat yerine 2 saatte bitiririm işi çünkü. Kendi pazar arabamızı talimat üzerine güzelce temizleyip hazırladım, bagaja koydum ve yola koyuldum.

Pazar yerinin önü her zamanki gibi ana baba günüydü yine. Güç bela pazarın yanına kurulduğu ana caddede bir park yeri bulup arabayı park ettim dikkatlice. Arkamdaki arabanın önünde ve tam ortasında dolu bir pazar arabası vardı. o arabayı kaldırıma doğru ittirip kendi pazar arabamı bagajdan çıkardım ve pazara daldım. Telefona kayıtlı listeye göre alacaklarımı tamamladım yarım saatte ve arabaya doğru ilerlemeye başladım. 50-60 metre yaklaşmıştım ki bir tuhaflık çarptı gözüme. Benim araba ile arkasındaki arabanın arasındaki o pazar arabası hala orada duruyordu.

Ben arabanın yanına gelinceye kadar o pazar arabası orada öylece durdu kendi kendine. Zamandan ve mekandan kopmuş gibiydi. O 50 metreyi yürüyünceye kadar hiç kimse ne arabanın yanına geldi, ne de arabaya doğru baktı. Arabanın yanına gelince ağır ağır kendi pazar arabamı kaldırımdan indirdim diğerini kenara çekerek. Bir yandan bana doğru bakan kimse var mı diye sağa sola bakınıyordum. Yok, kimsenin umurunda değildi! Bagajı açıp kendi pazar arabamı yine ağır ağır bagaja yerleştirdim. İncirler ezilmesin diye onların torbasını arabanın sağ kapısını açıp arka koltuğa koyarken hep etrafı süzdüm. Sonra aynı işlemi domatesler için de yaptım ama kimsenin benim arabanın tam arkasında duran pazar arabasına baktığı yoktu! Kırmızılı mavili bir pazar arabası, ön tarafında da bir fermuarlı bir cebi vardı. Arabayı sapından tutup iyice kaldırıma doğru çekiştirdim; hala sürekli etrafı süzüyorum ama yok, yok, yok. Kimse bakmıyor, kimse “ay pardon, benim o” demiyor.

Merak bu ya; arabaya oturdum, radyoyu açtım, müzik dinleyerek beklemeye başladım. Kimdi bu pazar arabasını ortalığa bırakıp giden insan? Ama hava sıcak, arabada durulmuyor. 15 dakika sonra tekrar dışarı çıktım ki telefon çaldı. Eşim pazardan çıkıp çıkmadığımı, kaç kilo domates aldığımı sordu. Çıkmadıysam 2 kilo fazla alır mıymışım?. İyi ki beklemişim dedim kendi kendime ve gidip 2 kilo daha domates alıp döndüm ki bir de ne göreyim? O pazar arabası bıraktığım yerde duruyor öylesine! Elimdeki poşeti arabanın içine koyup pazara tekrar girdim, dolaşıp geri döndüm ve aynı manzara.

O pazar arabasını tuttuğum gibi arabanın içine koydum ve eve döndüm.

Evet utandım yaptığımdan, eğer merak ediyorsanız. Ve eşimden de çok laf işittim. Yanlış bir şey yaptım.

Mutfak masasının yanında misafir pazar arabasını eve alıp içini boşaltmaya başlamıştım ki iç tarafında dışarıdakinden daha geniş bir fermuarlı cep gözüme ilişti. Eşim hala söyleniyordu “çok ayıp bu yaptığın!” Fermuarlı cebi açıp elimi daldırdım eşime cevap yetiştirirken “Aman istersen götürür koyarım aldığım yere.” O fermuarlı cebe giren elime kumaş gibi yumuşak bir şey geldi. Alıp çıkarıverdim. Bir dondu bu, kadın donu, siyah, dantelli bir şey. Şaşkınlıkla eşime doğru uzattım: “Bu ne be?” Açılmış gözlerle elimdekine baktı. Bu arada iki elimle tutuyordum donu. “E don bu” dedi, şaşkınlıkla ” Nerede buldun bunu?” O evire çevire elimdekine bakarken buradan çıktı diye fermuarlı cebi gösterdim. “A aa! ne arıyor orada bu yahu?” dedi, “Temiz üstelik.” Elimi tekrar fermuarlı cebe daldırırken “Ne bileyim ben ” dedim. Bu sefer elime bir kağıt geldi. Kağıdı çıkardım. A4 boyutunda beyaz bir kağıt, özenle katlanmış. Donu masanın üzerine bırakırken sandalyeyi çekip oturdum. Kağıdın yarısı okunaklı bir yazı ile doldurulmuştu aşağı inen yukarı çıkan satırlarla.

Benim yazılı metinleri bloklar halinde okuma alışkanlığım var; zaman içinde kendi kendime geliştirdiğim bir alışkanlık. Okuduğumun önem derecesine göre faydalı oluyor. Bu yazıyı da blok halinde hızla gözden geçirince ağzımdan istemeden ” Ohaa!” sözcüğü döküldü. Oturuyor olmama rağmen oturma ihtiyacı hissettim ve tekrar, bu sefer dikkatlice okudum yazıyı. Bu arada eşim yıkamakta olduğu salatalıkları bırakıp “N’oldu?”. diye sordu. Yazıyı ona da okudum.

“Arif neriye kadar kaçıcaksın neyi çözdün hani her şeyi çözücektin çözüm dediğin beni burda bırakıp gitmekmi sıkıştığında hep yaptığın gibi. Bir saat beklettin ya beni burda iyi terbiye ettin buraya kadarmış sana artık sözüm yok güle güle bu kaçıncı kaçışın. Ben gidiyorum artık çok sevdiğin donu da sana hediye olsun Arif merak etme temiz sabah giydim doğum günün kutlu olsun sevgiline hediye edersin onun da doğum günü geliyor”

Pazar arabasını içindeki donla birlikte aldığım yere geri bıraktım. Akıbetini bilmiyorum. Kadın bir saat beklediğini yazmış. Ben kim bilir ne kadar sonra geldim ve en az bir saat süreyle de ben oyalandım pazarda. Arif’in oraya bir daha uğradığını hiç zannetmiyorum.

Eşim hala söyleniyor bana ve hala karnım ağrıyor.

Yaşam içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Bir violacının notları 2

Yine üstadın notlarına daldım.  Orasını burasını biraz düzeltiverdim  kolay okunsun diye.

“Sokağımın sonunda bir pub var. Nefis bahçesi, herkesin,  köpeklilerin,  bisikletlilerin rahatça geldiği,  nefis yiyecekleri olan bir yer. Çiftlerle, teklerle dolu ve sakin. Agro yok dedim bu sefer tek başıma iki bira içeyim hiç kimse ile konuşmadan bugün. Acı, tatlı, iyi kötü kafadan geçsin- hayat sergisi-. Biracı geldi yanıma. Ayakta duracak hali yok ama adam sevimli git diyemiyorsun. Sana bir sorum daha var dedi; her gördüğünde sorar ya:

“Bir tek şey dışında her şeyden vazgeçmen gerekirse ”ne”den vazgeçemezdin?”

“KADIN” dedim, “hayatın anlamı, zevki,  gerçeği, manası, yön vericiliği, niye burada olduğunun nedeni, yaratıcılığı vs”

“Biliyordum bu yanıtı vereceğini” dedi. Gitmeye kalktı, ayağı takıldı. Kaldırdılar,  dışarı çıkardılar. Karanlıkta kayboldu”

Not: R.G.’e teşekkürler

Yaşam içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

ISO 50001 Enerji Yönetim Sistemine dair

Enerji yönetim sistemi pek benim konum değil ama sonuçta o da bir yönetim sistemi olduğundan bu sefer de ona dair yazdım.

Çevre yönetim sistemi standardı ISO 14001’in odak noktası ilk yayınlandığı yıllardan bu yana çevrenin kirletilmemesi, kirliliğin azaltılması, doğal kaynakların korunması olmuştur.  Bu odak noktası standardın ilk yayınlandığı yıllardan itibaren gittikçe gelişen yasal mevzuata uyumla güçlendirilmiştir.

Ancak aradan geçen zaman içinde çevre ve doğal kaynakların korunmasında ISO 14001’in yeni standartlarla desteklenmesi gereği ortaya çıktı. Doğal kaynakların korunmasında ve  kirliliğin önlenmesinde ISO 14001 çok açık gereklilikler içermez.  Son yıllarda bu iki alanda yasal mevzuatın ve diğer gerekliliklerin de iyice belirginleşmesi sonucunda ISO 14001 çevre yönetim sistem standardının iki yavrusu oldu; bu yavrular serpilip büyüdüler ve iki yeni standart yayınlandı. ISO 50001 enerji yönetim sistem standardı ve sera gazlarına ilişkin olarak  ISO 14064 Sera gazı yönetim sistemi standartları.

Enerjiye olan gereksinimin artması, fosil enerji kaynaklarının sonlu olması vb etkenlerle yenilenebilir enerjiye olan ihtiyac giderek artıyor. Sürdürülebilirlik için mevcut kaynakların daha verimli kullanılması  kaçınılmazdır. Enerjinin kullanımında verimliliğin sağlanabilmesi için konunun bir yönetim sistemi içinde ele alınması gerekliliğinin yanısıra, devletler de bu konuda birbirlerine paralel olarak enerji yönetimine ilişkin  gereklilikler içeren yasal mevzuatı yayınlamışlardır ve uygunluğu titizlikle takip etmektedirler.  Belli seviyenin üzerinde enerji tüketen kuruluşlar yasa gerekliliklere uygun olarak enerji verimliliğini sağlamak durumundadırlar. ISO 50001 Enerji Yönetimi Sistemi standardı da bu konunun kuruluş tarafından yönetim sisteminin bir parçası olarak nasıl ele alınacağına dair gereklilikleri içermektedir.

ISO 50001:2011  Enerji Yönetim Sistemi Standardı bütün yönetim sistem standartları gibi Planla-Uygula-Kontrol Et-Önlem Al (PUKÖ) döngüsünü esas alır:

Ekran Alıntısı

Tüm yönetim sistemlerinde olduğu gibi enerji yönetim sistemi için de üst yönetimin kararlılığı  ve desteği gereklidir.  Sisteme inanmayan bir üst yönetimle çalışmaların başarıya ulaşması beklemek nafile olacaktır. Enerji yönetim sisteminin bir kişi tarafından yürütülmesi mümkün değildir. Üst yönetim liderliğinde bir ekip, tüm çalışanların katılımı ve desteği sistem için şarttır.

Kalite Yönetim Sisteminin olduğu gibi Enerji Yönetim Sisteminin de olmazsa olmaz 7 temel prensibi var. Bu prensipler etkin bir enerji yönetimi için çerçeve oluşturmaktadırlar.

  1. İlerleme Yönetimi:

Enerji Yönetim Sistemi daha önce tasarlanan ve kararlaştırılan planlara göre iyileşerek/gelişerek  işleyecek  biçimde yönetilmelidir.

  1. Değişiklik Yönetimi:

ENYS’nin iç ve dış kaynaklı değişikliklere (tehditlere uygun biçimde karşılık vererek) uygun karşılık vererek işleyişi sağlanmalıdır.

  1. Operasyonel Sorunların Çözümü:

Operasyonel sorunların, iyileşme fırsatı olarak görülmesi ve  hızla çözümlenmesinin sağlanması kritiktir.

  1. Risk Yönetimi:

Risk faktörlerinin sürekli iyileşmeyi garanti altına alacak şekilde değerlendirilmesi sağlanmalıdır.

  1. Acil Durum ve Sürdürülebilirlik için Hazırlık:

Olası acil durum senaryoları yazılı hale getirilerek  uygun güvenlik seviyelerinin korunması/sürdürülmesi sağlanmalıdır.

  1. Doküman Yönetimi:

ENYS’nin kontrol altında ve sürekli iyileşerek işletilmesi için temel dokümanların tanımlanması, hazırlanması, sürdürülmesi ve gereğinde güncelleşmesinin sağlanmalıdır. Bürokrasiden kaçınılmalıdır.

  1. Hedefler ve Değerlendirme Kriterleri:

Üst yönetim tarafından hedeflere erişimin değerlendirilmesi için şeffaf ve tarafsız değerlendirme kriterleri belirlenmelidir. Bu, ilerlemenin veya sonuçların başarılı bir şekilde değerlendirilmesinde hayati öneme sahiptir.

Yönetim içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

ISO 14001 2015 Soru Listesi

ISO 9001 2015 kalite yönetim sistem standardı hem “yüksek seviye yapı” dokümanının getirdiği yenilikler hem de ISO 9001 2008 de yapılan değişikliklerle tanınmaz hale geldi, adeta yeniden yazıldı; bu konuda daha önce de yazdım.

ISO 14001 2004 çevre yönetim sistemi standardı da “yüksek seviye yapı” dokümanından nasibini aldı ve o da çok değişti, ISO 9001 kadar olmasa da. Bu yazıda ise ISO 14001 2015 çevre yönetim sisteminin iç denetiminde esas alınabilecek sorulardan örnekler vereceğim.  Soru listesinin hazırlanmasında yine Sn. Nazan Yavuzel’n emeği vardır, belirtmeden geçmeyeyim.

Bir önceki yazıda belirttiğim bir gereklilik ISO 14001 2015 için de dikkate alınmalıdır: iç denetimde kuruluşun kendi dokümanlarının, gerekliliklerinin, ve standardın gerekliliklerinin yerine getirilip getirilmediğinin denetlenmesi esastır. İç denetim kriterleri bunlardan oluşur. Sonuç olarak, soru listeleri iç denetimde kullanılacaksa, bu kriterlere göre hazırlanmalıdır.

Ekran Alıntısı 1

Ekran Alıntısı 2

Ekran Alıntısı 3

Ekran Alıntısı 4

Yönetim içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın