San Sebastian peynirli kek

 2019 yılının son gününde eşimin San Sebastian cheesecake yapacağı tuttu. 

Adı üstünde peynirli kek bu ve de yumurtalı. Bizim yumurtalar doğrudan bizim kümesten geliyor. Demem o ki cCheesecake yaparken yumurtanın tazeliğinden emin olmakta yarar var.

San Sebastian yapımında kullanılan peynir labne değil, şöyle olmalı:mis.JPG

Bizim kekin içindekiler aşağıdaki gibi:

  • 4 paket Mis beyaz peynir 200 gramlık
  • 1 bardak toz şeker
  • 2 paket 200 militrelik krema
  • 5 organik yumurta
  • 2 paket vanilya
  • 2 çorba kaşığı mısır nişastası -çok doldurmadan-
  • 2 çorba kaşığı Ova un -çok doldurmadan-.

Önce şekerle peyniri şeker erimeye başlayıncaya kadar çırpın.  Bu karışımın üstüne 2 paket krema ilave ederek krema kabarmaya başlayıncaya kadar çırpmaya devam edin. Krema kabarınca karışıma vanilya, un, ve nişastayı ekleyerek çırpmaya biraz daha devam edin. Kabaran krema sönmemeli. Sonra bu karışıma her bir yumurtayı karışıma yedirerek 5 yumurta ekleyin. 

Elde ettiğiniz bu karışım yağlı kağıt döşenmiş (tabanı ve kenarlarına) kek kalıbına dökülecek. Yağlı kağıdı avucunuzda buruşturduktan sonra açarak kalıba döşerseniz  daha iyi. Biz normal kek kalıbı kullanıyoruz.

Fırını önceden 240 dereceye ısıtın. Keki fırına koyun.  10-15 dakika kadar üzeri renk alıncaya (pembeleşinceye)  kadar pişsin. Sonra sıcaklığı 200 dereceye düşürün ve 20 dakika daha pişirin. Pişirmede fırına göre davranmak çok yararlı olur.  Sonunda kekin üstü fotoğraftaki gibi renk almış olmalı. Kekin göbeği puding gibi sallanırken pişirmeyi durdurun ve  5 dakika  fırının sıcağında, 10-15 dakika kadar da fırının kapağı açık olarak bekletin.  Sonra çıkarıp oda sıcaklığına gelinceye kadar bekletin. Kek oda sıcaklığına gelince doğruca buzdolabına kaldırın. Bu arada sakın kesip de bir dilim almaya falan kalkmayın! 

Bu güzelim peynirli kekin üzerine sos falan koymadık biz. Siz de koymayabilirsiniz ve kekin kendi nefis tadına daha iyi varabilirsiniz. 

Keki buzdolabında en az 6 saat kadar bekletmenizde yarar var.

Kek fırından çıkarılarak kenarlarının açıldığı an: IMG-20191231-WA0017

 

 

 

20191231_185706

6 saat sonra buzdolabından çıkarılan çıkarıp bir dilim yiyin, afiyet olsun. Kendimiz yaptık diye demiyorum ama çok nefis oldu bu. 20200101_125059

Yemek içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Siyez buğdayı ekmeği

Dün öğleden sonra Siyez buğday unundan ekmek yapıldı evde. Yapım şekli Karakılçık buğday ekmeği ile aynı.

Karışım reçetesi aşağıda:

  • 5 bardak Siyez unu
  • 3 bardak normal un (Ova)
  • 2.5 bardak su
  • 1 çorba kaşığı kuru maya
  • 2 tatlı kaşığı toz şeker
  • 1 tatlı kaşığı tuz
  • 2 çorba kaşığı keten tohumu
  • 2 çorba kaşığı ayçiçeği çekirdeği

Keten tohumu, ayçiçeği çekirdeği, ceviz vb iki kaşıktan fazla da konabilir isteğe göre.

Karışım, hamurun ele ve tasa yapışması kesilinceye kadar yoğuruldu. Sonra kabın üzeri streç filmle kapatılıp yarım saat mayalanma için beklendi. Sonra tekrar bir müddet yoğuruldu (kabaran hamurun havasını alacak kadar) ve bu hamur pişirme kabına aktarıldıktan sonra 30 dk – 45 dk kadar tepsi mayası için beklendi (bu süre ortam sıcaklığına göre değişebilir; önemli olan hamurun iki katına kadar kabarması)  Bu sürenin sonunda hamur  pişirme kabı içinde 225 derecede ısıtılmış sıcak fırına kondu.  Fırının bir köşesine bir tas içinde su kondu ki buhar yapsın.

Pişirme süresi 45 dakika. Ancak bu sürenin fırına göre değişebileceğine dikkat etmek gerek. Pişirme fanlı ayarda yapıldı. Pişme tamamlandıktan sonra 15 dakika fırın kapağı kapalı olarak ekmek fırında dinlendirildi.

Bu ekmeğimiz Karakılçık ekmeğinden daha güzel kabardı pişerken. Hamurun mayalanma-kabarma süresine dikkat etmek gerekiyor.

Bir sonraki ekmeğimiz Greçka-Çavdar unu karışımından olacak.

İşte Siyez unu ekmeği:

IMG-20191226-WA0010

IMG-20191226-WA0009

İşte Siyez unu ve Zerdeçallı Karakılçık ekmekler:20191227_094407

 

Yemek içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Karakılçık

Tavuklarımıza düzenli buğday veriyoruz ve buğdayı da 25 kiloluk çuvallarda Karşıyaka’da bir yerden alıyoruz yıllardır. Buğday çuvallarının üzerindeki “İnovital 502” yazısını eşim nette araştırınca satış merkezinin Menemen’de olduğunu öğrenmiş. Bize daha yakın olduğundan gittik satış mağazasına. Bu arada İnovital’in yine Menemen’de un değirmeni olduğunu da öğrendik. Satış mağazasında sadece buğday değil çeşitli başka yemlerin yanı sıra değirmende üretilen unlar da mevcut. Mesela  Kavılca buğdayı unu, Karakılçık buğday unu,  greçka unu, mısır unu, çavdar unu, tam buğday unu, ruşeym…Kavılca buğdayı ve Karakılçık buğdayı önemli buğdaylar olup bilmiyorsanız Google amcaya sormanızı öneririm.

Biz evde daha önceleri başka unlardan (beyaz undan değil) kendi ekmeğimizi yapmaya alışkınız. Ancak, yaşadığımız yerde bulunan Kaklıç ekmeği de güzel olduğundan bir süredir evde ekmek yapmaz olmuştuk. Bizim evde beyaz undan ekmek asla bulunmaz. Şimdi bu unları da alınca önce Kavılca unundan ekmek yaptık denemelik. Bu gün ise Karakılçık unundan ekmek pişirildi ki nefis oldu o da.

Bu unlardan ekmek yaparken kabarabilmesi ve iyi pişebilmesi için beyaz un karıştırmak gerekiyor. Beyaz un karıştırmadan da olur elbette ama kabarmasını beklemeyin ve pişirmekte zorluk çekilebilir.

Karışım reçetesi aşağıda:

  • 4.5 bardak Karakılçık unu
  • 3 bardak normal un
  • 2 veya 2.5 bardak su
  • 1 paket instant maya
  • 2 tatlı kaşığı toz şeker
  • 1 tatlı kaşığı tuz
  • 1 çorba kaşığı zerdeçal
  • 2 çorba kaşığı keten tohumu

Karışım hamurun ele, tasa yapışması kesilinceye kadar yoğuruldu. Sonra kabın üzeri streç filmle kapatılıp yarım saat mayalanma için beklendi ve sonra tekrar bir müddet yoğuruldu (kabaran hamurun havasını alacak kadar).  Bu hamur pişirme kabına aktarıldıktan sonra 30 dk – 45 dk kadar tepsi mayası için beklendi.  Bu sürenin sonunda hamur  pişirme kabı içinde 225 derecede ısıtılmış sıcak fırına kondu.  Fırının bir köşesine bir tas içinde su kondu ki buhar yapsın.

Pişirme süresi 45 dakika. Ancak bu sürenin fırına göre değişebileceğine dikkat etmek gerek. Pişirme fanlı ayarda yapıldı. Pişme tamamlandıktan sonra 15 dakika fırın kapağı kapalı olarak ekmek fırında dinlendirildi.

Sonrası da aşağıda:

20191224_182209

20191224_182335

Bonus bilgi: evinizde tuzsuz şekersiz fıstık ezmesi ve güzel bal varsa bir dilimin üzerine sürerek denemenizi öneririm 🙂

Bu yazı sanırım 2019 un son yazısı olur. 2020 yılının bereketi üzerinize olsun :-).

Yemek içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Liderlik üzerine…

Yönetmekten bahsedince önce bir sistemin var olması gerekir. Sistemin ise  bir amaç doğrultusunda hareket ediyor olması gereklidir, falan filan.  Lider ve liderlikten bahsedilebilmesi için yönlendirilebilecek bir sistemin var olması gerekir. Sistem konusuna daha önceki yazılarımda değinmiştim.

Lider nedir, yönetici nedir, ikisi arasındaki farklar üzerine yıllardır yazılır. Liderlik üzerine ve yöneticilik üzerine bilimsel literatür de mevcut. Bu yazıda bunları  tekrarlamak gibi bir niyetim yok. Bilimsel literatürü merak edenlerin arayıp bularak bu konuda yazılmış kitapları okumalarını öneriyorum, her zamanki gibi. Bu yazıda iş yaşamımda / pratikte gözlediğim olmazsa olmazlar ve veya hatalı yaklaşımlardan süzülenler var. Lider şöyledir, yönetici de böyledir gibi ayrımlarda bulunmayı  da düşünmüyorum zira bu ayrımın yapay olduğunu düşünüyorum.

Sistem alt sistemlerden oluşur ve alt sistemler de  kendilerine biçilen amaç(lar) doğrultusunda hareket etmek durumundadırlar. Liderliğin en önemli özelliklerinden olan rol model olmak gerekliliği bir alt sistemin başında bulunan yöneticinin de görevidir sistemin başında bulunan kişinin olduğu kadar. Bu kişilere ister genel müdür densin, ister birim şefi, müdür…

Yönetici olmanın en temel gereklerinden birisi yapılacak bir faaliyeti planlamak, uygulamak ve veya uygulanmasını sağlamak, izlemek, kontrol etmek ve gerektiğinde ince/kalın ayarlar  yaparak faaliyetin plana uygun gerçekleştirilmesini sağlamaktır ki amaca ulaşılsın. Bu cümlenin özü ünlü PUKÖ çevrimi. Nereden geldik şimdi birden Deming’in PUKÖ’ (PDCA) sü ve toplam kalite yönetimine! Ama böyle işte! Bir faaliyeti planlamayı, uygulatmayı, izlemeyi, kontrol edip önlem almayı beceremeyen birine “yönetici” diyemiyoruz. Peki ama bu aynı zamanda “Lider” için de gerekli değil mi?

Liderlik ve lider konusunda pek meşhur bir tartışma konusu şudur: “Liderlik doğuştan mı gelir, öğrenilir mi?”  Efendim, “Yöneticilik doğuştan gelen bir özellik midir?” diye de sorulabilir. Her iki sorunun da yanıtı kişisel özelliklerin önemli olduğu ama öğrenmenin  ve şartların da etkili olduğu yönünde. Bazı kişisel özellikler yeterli değilse  çok iyi tasarım mühendisi olunabiliyor da bir tasarım ekibi yönetmek mümkün olmuyor bir türlü. Bazı olayların zaman içinde bir araya gelmesi sonucunda bir sistemin tepesinde olunabiliyor ama, bazı kişisel özellikler yetmediğinden lider/genel müdür/müdür olmak mümkün olmayabiliyor alınan bir sürü eğitime rağmen, o koltuk işgal edilse bile. Zor bir durum ve zor konular…

Liderlik, yöneticilik sopa sallamaktan ibaret değildir, orkestra şefliğinin olmadığı gibi…

Diyelim sizde lider/yönetici özellikleri var doğuştan; ancak şartlar elvermezse elden bir şey gelmeyebilir. İş dünyasında  mevcut olumsuz bazı şartlar bunlarla kısıtlı olmaksızın aşağıdakiler olabilir örneğin:

  • Eğitim, öğrenime sözde açık bir organizasyon
  • Çalışanların tarafsız ve somut kanıtlarla izlenmemesi
  • Bir üst pozisyonda iyi yetişmiş bir yöneticinin var olmaması
  • Sağlam yetki ve sorumluluk dağıtımının olmaması
  • Dedikodu çekiştirme, taraf tutma, ayrımcılık vb
  • Ekip ruhunun olmaması
  • Astın yaptıklarını kendileştirme
  • Üstlerin astlarının kendilerinden daha becerikli, akıllı olmasından korkmaları
  • Koltuk kaybetme korkusu
  • Pozisyonun gerektirdiği niteliklere sahip olmayan ancak o pozisyonu işgal eden personel
  • Statükocuların varlığı
  • Astını kendi üstüne şikayet etme
  • Her şeyi bilen, açık fikirli olmayan üstler
  • İyileşmeye kapalı ortam

Ne kötü şeyler değil mi?

Liderin nasıl birisi olduğu, nasıl davranacağına dair düşünenler için şunu söyleyebilirim: Liderliğin olduğu bir ortamda yukarıdakiler olmaz, veya etkileri en aza indirgenmiş olur.

Cemil Can Aytimur’un tetiklemesiyle haftalar önce bu yazıya başladığımda aslında niyetim liderlik üzerine daha değişik bir şey yazmaktı. Genç Aytimur’a teşekkür ediyorum. Ancak yazı kendine kendine yürüdü gitti ve bu gün burada bitti.

Yönetim içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kazlar da uçar…

Aşağıdaki yazımı Mart 2007 de, 12 yıl önce ODTÜ EM yazışma platformu ListEM’e  yazmışım. Uzun süre o platformu kuran ve yöneticiliğini de yapan Prof.Dr. Erol Sayın nereden aklına estiyse bulmuş, bana göndermiş. Bu yazı benim arşivimde de yoktu, yazdığımı bile unutmuşum o yılların çalkantıları içinde. O yıllarda bir blogum yoktu.

Yazıya hızla göz atınca aradan 12 yıl geçmiş olmasına karşın yazdıklarımın güncelliğini korumakta olduğunu gördüm ve üzüldüm. Bu yazıyı bu blogda ufak tefek düzeltmelerle yine yayınlamaya karar verdim.  Bugün bakınca yazı birinci ve ikinci bölümleri arasında bir kopukluk görüyorum ancak bunu dert etmeyin, yazının bütünlüğü bozulmuyor.

———————————————————————————————————————————–

Mart 2007

Yıllar içinde biz Türklere ilişkin  genel bir özelliğe  dair  gittikçe yoğunlaşan birikimim oldu.  Bu yoğunlaşmada 1995 den bu yana girip çıktığım sektörler, devinden en ufağına kadar bulaştığım firmalar, gördüklerim ve tanıştığım, aylarca birlikte çalıştığım, eğittiğim insanların da etkili olduğunu düşünüyorum. (2019 yılında bunların sayısını anımsamıyorum artık)

Bu genel karakteristiğin  elbette istisnaları da var (bunu da görüyorum) ancak istisnalar kaideyi bozmuyor.

Bizim şöyle bir özelliğimiz var: Diyelim bir insan (yerli veya yabancı) bir şey yapmış, ve her ne ise  yaptığı, bunu güzel yapmış, araştırarak yapmış, bir işe yaramış, daha önce yapılanların önüne geçmiş, objektif olarak değerlendirildiğinde bilimsel düşünceye ve mantığa uygun veya yakın, bir işe gerçekten yaramakta, referanslar ve  kaynaklara göre de amaca uygun vs vs vs .

Peki aynı veya benzer problemle karşılaşan bir Türk ne yapar? İlk akla gelen o daha önce bulunan çözümü uygulamak, yok o çözüm  bilinmiyorsa bu konuda bir çözüme ulaşılıp ulaşılmadığını araştırmak varsa onu bulmaya çalışmak, sağa sola sormaktır değil mi? Hadi araştırdı da şansı kötü gitti bir türlü o çözüm kaynağına ulaşamadı ve kendince bir şeyler yaptı ; ona sözüm yoktur yeter ki araştırmayı ve analitik düşünceyi kesmesin.

Bir şekilde o çözümün kaynağını çeşitli kaynaklardan görenler, bulanlar var karşılaştığı problemler, güçlükler için. Çözüm işte orada, önünde durmaktadır.  Ne yapar bu durumda bir Türk? O çözümü asla, ama asla uygulamaz; çünkü onu kendi bulmamıştır, o çözümü anlamaya, nasıl bir şey olduğunu, hangi şartlarda ortaya çıktığını araştırmaya bile çalışmaz. O çözümü sollar ve kendi kafasına göre bir şey atar ortaya yalan yanlış. Oysa ne beklenir? En azından o çözümü al, karşılaştığın duruma uygulanabilirliğine bak ve üstünde çalışarak daha güzel bir çözüm yarat değil mi? Hayır! Asla!. Bunu  beklemeyin!  Her Türk’ün kafası zehir gibi her şeye bastığından kendi çözümlerini üretip dururlar ve de bununla gurur duyarlar bu keşfettikleri çözümlerin,yöntemlerin 20-30 yıl önce kullanılıp da artık geçerliliğini yitirdiğinin (ya da aslında çözüm falan olmadığının) farkında bile olmadan.

E ben yoruldum artık 20-30, 40 yıl önce geçerli olan (veya kerameti kendinden menkul) çözümlerin yeni keşfedilmiş harikalar gibi önüme sunulmasından (ve veya savunulmasından)  parlak mühendislerimiz ve yöneticilerimiz tarafından.

Kimseye aptal ya da kafası çalışmıyor denmiyor ki yeni gelişmeleri alıp uyguladığı, ya da üstünde çalışıp da iyileştirip uyguladığı zaman.

Neden Türkler her şeyi bilmektedirler? Neden başkalarının yaptığı ispatlı ve geçerli çözümleri alıp uygulamamakta, üstünde çalışıp daha da güzelini ortaya koymamaktadırlar? Neden Türklerin hepsi her konuda uzmandır? Birisinin adının önüne Dr., Profesör, Müdür, Genel Müdür vs gelmesi neden yeterli olmaktadır uzman sayılması için? Her konuda uzman isek neden bu şirketler, kurumlar bu durumdadır? Neden,  her ne konu da ise, güzel bir çözüm bulan birilerini lider kabul edip de peşine takılmazlar da ayağını çelmelemeye çalışıp her kafadan bir ses çıkarırlar?

Neden Türkler bilgiye saygısızdır?

Neden Türkler araştırmazlar, öğrenmezler, okumazlar, öğrenmeye çalışmazlar?

Neden Türkler en basit problemlerde bile sıradan bir problem çözme yöntemini uygulayamazlar?

Neden Türkler bir toplantı yapmayı bile beceremezler?

Neden Türkler işi kişiselleştirmeden ve suçlu aramadan bir çözüm bulamazlar güçlüklere?  Neden Türkler sürekli savunma ve saldırı durumundadır?

E yeter canım, gerçekten yoruldum artık!

—————————————————————————————————————————————–

2019 yılı notu: Evet, yoruldum ancak vazgeçmiş değilim, mücadele yöntemlerim değişti, gelişti, yoldaşlarım gibi.

Genel, Yönetim içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Prof. Dr. Halim Doğrusöz ve Türkiye’de Yöneylem Araştırması

Bu biraz uzunca bir yazı.

Bizim mesleğin önemli tekniklerinden birisi olan yöneylem araştırması (operations research) denince akla ilk gelen isim Halim Doğrusöz hocamız olur. Hocamızı yakın zamanlarda kaybettik. Halim hoca yöneylem araştırmasının ülkemizdeki öncüsüdür. Aynı zamanda bizim meslek dalının da öncülerindendir. Benim  kendisinden ders alma fırsatım ne yazık ki olmadı.

Daha önce yöneylem araştırmasına ilişkin bir yazı yayınlamıştım bu adın nasıl verildiğine dair. Bu sefer ise hocamızın kendi ağzından (Yöneylem Araştırmaları Derneği’nce de yayınlanan) kendi serüvenini aşağıda bulacaksınız.  Bu serüvenin unutulmamasını, hocamızın anısının canlı kalmasını arzu ediyorum.  Bu yazıyı burada yayınlama amacım da yayılmasına hizmet etmektir.

Hocamız yöneylem araştırmasının matematik modellerden ibaret olmadığını, sezgiye dayanması gerektiğini, insan faktörünün göz önüne alınması gerektiğini ısrarla söylerdi.

YÖNEYLEM ARAŞTIRMASI  SERÜVENİM BİR BİLİMSEL GELİŞİMİN TRANSFERİ ÖYKÜSÜ

1.Giriş

Herbert Alexander Simon, ekonomi dalında Nobel ödülü almış bir bilim adamı, The Sciences of The Artificial (Yapayın Bilimleri) adlı kitabında, Yapay tanımlamasıyla insan yapısı sistemleri ve bunların önemli bir bölümü olan mühendislik yapılarını söz konusu ediyor. Ve bu incelemesinde geleneksel mühendislikte bu yapıların doğayla ‘interface’ (arakesiti)’nde bilimsel olduğunu, fakat insanla arakesiti’nde bilimsel olmadığını söylüyor. Malum bu yapay sistemler insan içeriyor ve insana hizmet için yapılıyor. Onun için insanla arakesiti doğayla olduğu kadar, hatta belki de daha önemli. Ancak arkadan ekliyor, 20. asırda bu alanda da bilimsel gelişmeler var. Karar ve Değer Teorileri, Oyunlar Teorisi, Organizasyon Teorileri, ‘Management Science’ (Yönetim Bilimi), tasarım bilimi gibi gelişmeler var. Bunlar arasında önemli biri de ‘Operational Research’ (YÖNEYLEM ARAŞTIRMASI), İkinci Dünya Savaşında geliştirilmiş bir Bilim, başladıktan sonra bundan önce saydıklarımızı da kapsamına alan bir bilim.

Geleneksel olarak, yapılar (sistemler) tasarımlarken inşa ederken ve teknolojiler geliştirirken ve bu sistemleri işletirken, mühendisin bilimsel dayanağı bildiğimiz gibi Fizik, Kimya ve Bunların Türevleri (Mekanik, Akışkanlar Mekaniği, Katı Hal Fiziği, Organik Olan Veya Olmayan Kimya vb) ve Matematik idi. Şimdi bunlara Karar ve Değer Teorileri, Oyunlar Teorisi, Organizasyon Teorileri, ‘Management Science’ (Yönetim Bilimi), tasarım bilimi ve de YÖNEYLEM ARAŞTIRMASI eklendi. ‘Operational Research’ (YÖNEYLEM ARAŞTIRMASI), İkinci Dünya Savaşında İngiltere’de doğdu ve geliştirildi ve bu gelişim 1956’dan itibaren ülkemize transfer edildi. Bu transfer’e hasbelkader bendeniz de katılmış oldum. İşte bu yazı bu katılımın öyküsünü özetliyor.

2. Yöneylem Araştırması Serüvenim 

Bu öyküyü ilk kez Yöneylem Araştırması Derneğinin 30. yılını kutlama töreninde yaptığım konuşmada sunmuştum o konuşmanın özetini de şöyle vermiştim.

“Biraz nostaljik, biraz komik ve biraz coşkulu biraz da hüzünlü; Yöneylem Araştırmasıyla birlikte TÜBİTAK, ODTÜ, YAD ve biraz da TÜBA kapsamında ve ortamında yaşadıklarım. Amaç, bunu kuru bir tarih değil de biraz daha sıcak bir öykü biçiminde, Yöneylem Araştırması’nın TÜBİTAK, ODTÜ, YAD (Yöneylem Araştırması Derneği) ve biraz da TÜBA kapsamında ve ortamında bugüne kadarki gelişimini anlatmak.”

Bu öyküye başlarken bu öyküde çok önemli rolü olan üç dolduruştan bahsetmek istiyorum. Bu dolduruş sözcüğünü gençler kullanıyor. Dolduruşa geldim diyorlar, ya da dolduruşa getirildim. Ben üç defa dolduruşa getirildim. O üç dolduruşla beraber yürüteceğim bu işi. Bu olayların ve de bir çok şanslı rastlantıların önemli rolü var bu öyküde.

3.      Birinci Dolduruş

 1956 yılı yazı, Turan Onat, benim sınıf arkadaşlarımdan biri o sıralarda Brown üniversitesinde matematik hocası olarak çalışıyor. Fakat askerlik görevini yapmak için Türkiye’ye gelmiş, yedek subay okulunu bitirmiş. Benim emrimde, Şefi olduğum EİE İdaresi Etüd ve Planlama Servisinde, asteğmen olarak çalışıyor. Bu ne demektir diye sorarsanız onu anlatayım. Olay şu: o yıllarda devlet kuruluşları eğitimli mühendis sıkıntısı çekiyor. Ve bir kanunla yedek subaylığını yapan mühendislerin yedek subay okulundan sonraki kıta hizmetlerini devlet kuruluşunda geçirmesine izin verildi. Turan da kendi işini becerdi ve tayinini benim yanıma çıkardı, benim emrimde çalışıyor. Bir gün geldi ve bana ‘Halim’ dedi ‘seni çok ilginç bir Amerikalıyla tanıştıracağım’. Sonradan öğreniyorum, ona da gitmiş demiş ki, ‘seni çok ilginç bir Türk ile tanıştıracağım’. Olay şu: Haziran 1956 da Genel Kurmay Başkanlığında Harekat Araştırması Şubesi açılmış. Harekat Araştırması, o zaman deyim öyle. Harekat Araştırması Şubesi tamamen yedek subaylardan oluşuyor. Ve oraya gelen bir Amerikalı Danışman, sözünü ettiği Amerikalı. Bana bir akşam dedi Tuğra’da buluşalım. Tuğra, o zamanlar, Ankara’da Entellerin akşam üzeri kahve ve çay içmek için gittiği ve sohbet ettiği bir yer. Bu akşam, gel işten çıkınca. Ben de dedi, Amerikalı arkadaşı getiririm. Tuğraya gittim. Biraz sonra Turan da Yanında iki bacağı kötürüm genç bir adamla geldi. Koltuk değnekleriyle yürüyor. Çocukluğunda çocuk felci geçirmiş. Benimle tanıştırmak istediği Amerikalı bu; tanıştırıldık. Adı Oscar Hoffman, American Machine and Foundry Company’nin Harekat Araştırması Şubesinin başındaki adammış. Oturduk, sohbete başladık. Herhalde Turan onun da kulağına bir şeyler söylemiş olacak ki Sen ne yapıyorsun, ben şunu yapıyorum, ben şunu yapıyorum şeklinde. Söz döndü dolaştı; sıra, benim çözdüğüm birkaç optimizasyon problemi var; onlara geldi. Bu optimizasyon problemlerinden bir tanesi, ama çok küçük matematik modellerle çözülüyor. Uzun mesafe elektrik iletiminde çok önemli iki tane karar değişkeni var. Bir tanesi voltaj, diğeri iletken kesiti. Voltajla iletken kesiti maliyet üzerinde en önemli etkenler. Neyse bu optimizasyon problemini (optimum voltaj ve iletken kesiti) çözdüğümü söyledim. Basit de bir matematik modeli var.

“Aha!” dedi.  ” You are doing Operations Research”  (Birinci dolduruluş)

“What is that? ”  diye sordum.

Onun açıklamaları üzerine Yöneylem Araştırmasıyla tanışmış oldum. Adam iki ay kaldı Türkiye’de o yaz ve iyice arkadaş olduk. Dostluğumuz iyice pekişti. Giderken bana, Elektrik İşleri Etüd İdaresindeki odama vedaya geldi. Önüme bir form koydu. ORSA (Operations Research Society of America)’nın üyelik müracaat formu. O formu doldurdum ve o formu alıp gitti. Bana o formu verdiği zaman dedim ki, “ben bunu doldurursam ne olacak?”. “Üye olacaksın.” dedi.

Ben de “ama ben bu üyelik aidatını ödeyemem.” dedim. “Döviz sıkıntısı çekiyor Türkiye, döviz tahsisi alamam”. “Sen hiç merak etme, ben gerekeni yaparım” dedi, ve formu alıp götürdü. Bir ay sonra, dergi gelmeye başladı. Benim o sıralarda Elektrik İşleri Etüd İdaresine mecburi hizmetim bitmek üzere (İTÜ’de parasız yatılı okuduğum için, Devlete mecburi hizmetim var onu yerine getiriyorum.); bir yıl daha çalışırsam bitecek. Planlarım var. Mecburi hizmetimi bitirdikten sonra, müşavir mühendislik firması açacağım falan. Fakat dergiler gelmeye başladı, ben konuya iyice ısınmaya başladım. Ona yazdım dedim ki ya ben bu işi sevdim. Gelip Amerika’da bunu öğrenebilir miyim? ‘Bana bir resume gönder’ dedi. Resumeyi gönderdim, iki ay sonra da bir iş teklifi aldım. Case Institute Of Technology, OR Group’unda araştırma asistanlığı teklifi geldi. Cazip de bir teklif. Yıllık 5500 dolar ücret. O zamanki doların satın alma değerinin bu günkünün yaklaşık yirmi katı olduğunu düşününce çok da iyi bir teklif. Ve o şekilde 1957 yılının sonunda mecburi hizmetim bitti, ama ben Müşavir Mühendislik Firması açmaktan vazgeçtim ve 1958 yılının ocağında, o zamanlar çok meşhur olan Case OR Groupda çalışmaya başladım.

4.      İkinci Dolduruş

 İşte araştırma asistanı olarak çalışıyorum. Ama aynı zamanda doktora programına başladım. Şunu itiraf etmem gerekiyor. Tam on yıl olmuş öğrencilikten ayrılalı. Tekrar öğrenciliğe dönmek kolay olmadı. Yani başlarken sıkıntılarım oldu öğrenci olarak. Fakat işimde yani araştırmada oldukça başarılıyım. Çalıştığım Projelerden bir tanesi Transportation Corps Projesi, yeni bir proje. Transportation Corps Amerikan Silahlı Kuvvetlerinin Nakliye Kolordusu. Helikopterler ve hafif uçakların savaşta kullanımına ilişkin bir Bakım Onarım Sisteminin tasarımı isteniyor genellikle. O projede ben bir keşifte bulunmuştum. O zaman hem benim tez ‘advisor’um, hem de bu projenin yöneticisi olan, Prof. Glen Darwin Camp. Ona götürdüm buluşumu, bir baktı yüzüme ve gözlerini aça aça:

“Hal (benim Amerika’daki ‘nickname’im), you are a genious”  dedi (Bu ikinci dolduruş).

” Allah allah; bunda ne olağanüstülük var ? Bize öğrettiklerinizi, Sistem Yaklaşımını, uygulamada ısrar etmem sayesinde bu buluşa ulaştım.” dedim.

” Sen öyle düşünüyorsun ama bu hiç kimsenin düşünmediği, hatta hiç kimsenin düşünemeyeceği bir çözüm tarzı.” diyerek sürdürdü koltuklamayı.

Yani, orada yöneylem araştırmasının ilkelerini doğru uygulamanın önemini vurgulayan bir buluş. O ilkeleri uyguladığın zaman buluşu yapabiliyorsun. Böyle genious falan olmana gerek yok. Ondan sonra, adam beni öyle gördü ya, genious etiketini yapıştırdı bize. Ondan dolayı, diğer projelerde, ‘şöyle gelsin bakalım genious bize bir akıl versin’ falan gibiler oluyor. Bu adam beni hazırlamaya başladı.

” Sen dedi Türkiye’ye döneceksin, Türkiye’yi kurtaracaksın.”

” Ne demek bu ya” dedim, ” Türkiye düşman istilası altında değil.”

” Bir yığın sorunu olacak. O sorunların çözümünün yollarını açacaksın.”

Bana bir misyon yükledi yani. Türkiye’ye döneceğim, Türkiye’nin sorunlarını kolayca         çözmesini               sağlayacak  bir                düzen           kuracağım,   vesaire   gibi.    Neyse uzatmayalım. İkinci dolduruş böyle. Yüklendim. Aslında buna şaşmamak gerek; o zamanlar OR’a bütün insanlığın sorunlarını çözecek tılsımlı bir hareket gibi bakıyor, konuya aşına olan kimseler.

5.      Üçüncü Dolduruş

 Eylül 1961’de, New York’da Mobil Oil Company’de işe girdim. Bu arada, Nimet Özdaş’dan bir mektup aldım, 1963 yılının sonlarına doğru. Yeni kurulmuş olan Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK)’nun ilk Genel Sekreteri. Benim arkadaşım. Mektup birçok şey yazıyor, TÜBİTAK’ın kuruluşunu anlatıyor vesaire. ‘Sana ihtiyacımız var! Sana çok ihtiyacımız var (Bu da üçüncü dolduruluş) hızla Türkiye’ye dön’ diyor. Bunları anlatmasının sebebi de şu. ‘Biz bilimsel araştırmayı, tüm sanayiye uygulamanın önemini işlemek istiyoruz. Senin konun da bu konuyu işlemek için en uygun. Onun için gel, burada bir Harekat Araştırması faaliyeti başlat’. Benim durumum Mobil’de çok iyi. Ama misyonum da var. Misyon için bir fırsat çıktı.

En sonunda 19 Mayıs 1965’te Türkiye’ye döndüm. Gelince, doğrudan TÜBİTAK’a gittik tabii. TÜBİTAK’da Cahit Arf var, Bilim Kurulu Başkanı. Nimet Özdaş var Genel Sekreter. Erdal İnönü var, Bilim Kurulu Başkan Vekili. Yani TÜBİTAK’ta üç tane desteğim var. Bir de ayrıca eski hocalarımdan çok sevdiğim üç hocam var. Hikmet Binark, Mustafa İnan ve Orhan Işık. Etti altı. Bilim kurulu on bir kişi. Yani çoğunluk benden yana. Ne istedimse oluyor. Düşündüğüm gelişmeler için gerekli bütün kararları istediğim gibi çıkarttım. Sordular;

” Ne yapmak istiyorsun?”

” Siz benden ne istiyorsunuz?”  dedim.

” Söylediğimiz gibi bilimsel araştırmayı, bilimsel ve teknik araştırmayı Türk sanayine sevdirmek, alıştırmak. Onun için senin mesleğin bu işe aracı olacak. Sen ne yapmak istiyorsun?” diye sordular bana. Ben:

“İki şey”  dedim.

” Bir Harekat Araştırması Ünitesi kurmak istiyorum, bir tanesi Bir de Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde Harekat Araştırması Lisansüstü Programı başlatmak istiyorum.

” İkisini birden nasıl yapacaksın?”

” Yapacağız”  dedim, “Başka çaremiz yok. Bu işi başlatmak istiyorsanız böyle olur ancak. Her biri diğeri için gerekli. Yani bir eğitim programı olacak ve onun yanında bu eğitim programından geçirilen insanların devamlı çalışacağı Harekat Araştırması faaliyeti lazım. Harekat Araştırmasını uygulayacak. Ancak eğitim öyle tamamlanır. Onsuz eğitim olmaz. Siz bana bırakın.”  dedim, ” Ben hallederim. “

Hem bu Harekat Araştırması şubesini kurup yöneteceğim. Hem de bu eğitim programını başlatıp orada ders vereceğim. Başka hoca yok çünkü.

Onun üzerine hemen, ilk iş olarak, gazetelere ilan verdik. Gazetelere ilanımızda ‘Harekat Araştırması konusunda çalışmak ve yetiştirilmek üzere, genç insanlar aranıyor’. Ve alan konusunda sınır yok. Üniversite mezunu olan herkes. Mevlana’nın dergahı gibi. Ne olursan ol gel. Bütün mühendislik dalları, temel bilimler, işletmecilik, ekonomi, vesaire. Sıraladık onları. İlan verildi. Erdal İnönü, (ODTÜ Fen Edebiyat Fakültesi Dekanı) ile konuştum. Erdal İnönü ile eski dostluğumuz da şöyle. O Ankara Üniversitesi’nde asistan iken, Onu Hasandağı’na çıkarmıştım. Dağcılığımız ve ondan dolayı da çok sıkı bir dostluğumuz var. ODTÜ’de başka tanıdıklarımız da sonradan ortaya çıktı ya. Oturduk konuştuk. ‘Nasıl yaparsın’ dedi. ‘Yani hangi fakültede böyle bir eğitim başlatmak istiyorsun’. ‘Vallaha’ dedim ‘dört fakülte var. Temel Bilimler, Mühendislik, İdari Bilimler ve Mimarlık. Hepsinde olur, Mimarlık belki biraz ters kaçabilir, ama diğer üçünde de olabilir’. Peki dedi, sen dedi hangisinde başlamak istersin. Dedim ki mühendislikle başlayayım yoklamaya. Belki, büyük ihtimalle, mühendisler olacak bu işi hevesle yapan. Matematik var ya içerisinde, sanki çok önemli bir şeymiş gibi.

Tesadüf Mustafa Parlar Mühendislik Fakültesi Dekanı. Vaktiyle benim emrimde çalışan adam. Ben Elektrik İşleri Etüd İdaresinde (EİE) Etüd Ve Planlama Servisi Şefiyken, bu ateş gibi bir delikanlı, Brooklyn Polytechnic’de doktorasını bitirmiş Türkiye’ye dönmüş. Bunu İbrahim Abi, o zamanki Genel Direktör. Tutmuş elinden getiriyor ‘al diyor bu oğlanı sana veriyorum’. ‘Tamam’ dedim benim servisimin içine girdi. İşte ‘ben bu kadar doktora yaptım ben burada böyle işleri mi yapacağım? Daha önemli işler yapmak istiyorum’ falan gibi konuşuyor. O zaman ona demiştim ki, hiç unutmuyorum. ‘Sen hiç merak etme sende bu heyecan ve hırs varken arzuladığın makamlara ulaşırsın’ demiştim. İşte şimdi Dekan olmuş, Mühendislik Fakültesi Dekanı. Gittim ona.

” Vay gel, ilk patronumsun sen” falan, gayet iyi karşıladı. Dedim ki böyle böyle, işte anlattım ne yapmak istediğimi.

” Yok kardeşim! Ben Harekat Araştırması falan bilmem. Sen bana bir Endüstri Mühendisliği Bölümü kuruyor musun?”

” Yok Benim misyonum o değil. Ben Harekat Araştırmasını Türkiye’de yerleştirmek için geldim”

“Yok yok. Burada harekat araştırması.”

Kalktım İdari Bilimler Fakültesi’ne gittim, çok ideal bir yer. Arif Payaslıoğlu Dekan, ona gittim, onu ilk defa görüyorum, tanıştık, ondan sonra, uzatıyorum ama bunlar çok hoş hikayeler söylemeden de edemiyorum. Arif sonradan benim çok yakın dostum oldu, aynı zamanda şairdir. Şiirlerini gönderdiği sınırlı listenin içerisine adımı koymuştu, neyse. Ne yapmak istediğimi anlattım.

” Yok kardeşim burada Undergraduate eğitimi oturtmuş değilim hala, bir de başıma lisansüstü eğitim derdini çıkartma.” dedi.  Olumsuz.

Kalktım Erdal’a gittim tekrar. Bizim Fakülteyi düşün dedi. Olur, dedim hemen. Önce dedi bir müfredat programı hazırla. Ondan sonra da onu, Üniversite Konseyi’ne götürürüm (Üniversite Konseyi var o zaman ODTÜ’de). Oradan kararı çıkarttık. Bir haftada, Amerika’da verilen Yöneylem Araştırması programlarından esinlenerek bir program çıkardım. İki hafta sonra da Üniversite Konseyi’nden karar çıktı, bu kadar hızlı. Şimdi programa bir ders eklemek için aylarca karar bekliyoruz.

6.      Ünitenin Kuruluşu

 Bir taraftan müracaatlar geliyor, Ünitenin kurulması için verdiğimiz ilana, yüz kadar müracaat oldu. Onların arasından bir ekip seçtim. İlk ekibi açıklıyorum, alfabetik sıraya dizilmiş. Uluğ Çapar, İTÜ mezunu inşaat mühendisi. Emin Gezen, Fransa’da tekstil mühendisliği eğitimi görmüş, ve aynı zamanda NATO’nun o zamanlar “OR Apprenticeship Program” dedikleri bir programı var, bu programla iki yıl gitmiş Fransa’da Harekat Araştırması stajı yapmış, kendisini uzman kabul ediyor. Barış Kendirli, İTÜ mezunu inşaat mühendisi. Muhittin Oral, ODTÜ İşletme Bölümünden mezun olmuş, Boğaziçi’nde master yapmış. Bir de Çelik Parkan, İTÜ mezunu makine mühendisi. Tam bir küçük enterdisipliner ekip. Bu ekip, Harekat Araştırma Ünitesi unvanıyla 1 Eylül’de çalışmaya başladı. Harekat Araştırması Lisansüstü Programı da, ODTÜ Fen Edebiyat Fakültesi Matematik Bölümünde 1 Ekim’de çalışmaya başladı. Hiç bir sıkıntımız olmadı, şans yaver gidiyor. Tıkır tıkır oluyor.

Şimdi tabii, eğitim programının başlamasına vakit var onun için de hazırlık yapmak lazım ama önemli olan üniteye iş bulmak. Başladık kapı kapı dolaşmaya. Gidiyorum sanayi kuruluşlarına, baştaki yöneticilerle konuşuyorum, yok kardeşim diyorlar, araştırma gerektiren hiç bir yönetim sorunumuz yok. Yani, yönetim sorunları için araştırma yapılacağı kimin aklına gelir ki Türkiye’de. Biraz daha zorladım falan, ‘peki’ dediler. TÜBİTAK’dan da geliyorum ya bir şey de diyemiyorlar, reddedemiyorlar. “Buyur kardeşim” diyorlar, “Bizim kapılarımız bilim adamlarımıza açıktır, gel istediğin araştırmayı yap.” “Yani, sizin hiçbir sorununuz yok mu? Sizden ben feedback alacağım, öyle yapacağım bu işi.” “Sen araştır bul” diyorlar. Ondan sonra, bir konu bulup öneriyorum. Hazırladığımız araştırma sözleşmesinde bütçe maddesi var, araştırmanın bütçesi. Bu nedir diyorlar, diyorum ki araştırmanın bütçesi. Bu bütçe nereden çıkacak? “E tabii sizden çıkacak.” diyorum. “Araştırma yapmak, parayla mı oluyor ki?” diyorlar. Yani o zaman öğrendik ki araştırma parayla yapılmaz.

Neyse, bu arada, bize bir iş çıktı. İlk işimiz, TÜBİTAK projesi olarak. Tabii, nasıl oldu, onu da söyleyeyim. Nimet Özdaş beni çağırdı, ‘bir sorunumuz var ne dersin’? Tabii, ne var yani, TÜBİTAK’ın sorunlarını çözmek için de yardımcı olurum. ‘İşte sana TÜBİTAK’ın bir sorunu’. Bir Bilimsel ve Endüstriyel Araştırma Enstitüsü kurma kararı almışlar Bilim Kurulu’nda. Bunun kurulma imkanı, yani olasılığı, fizibilitesi var mıdır? Ondan sonra nasıl bir yapısı olsun falan gibi. Asıl Temel Amaç Türk Endüstrisinin teknolojik gelişmesine destek olacak bir enstitü kurmak. Bu proje için endüstriyi dolaşmaya başladım; neler var, endüstri yönetiminin böylesi araştırmalara karşı bir bilinci var mı diye. Bu ziyaretlerim, aynı zamanda, Üniteye proje bulmam için de yardımcı oluyor tabiatıyla. Burada gezmediğim yer kalmadı demeyeyim de, gezdiğim yerler nereleridir onu söyleyeyim. Sanayi sadece İstanbul ve çevresinde var gibi, bunun dışında Karabük Demir Çelik, Çukurova var, biraz da Ege Bölgesi’nde var. İşte çeşitli kuruluşları gezdim. Bu arada gezdiğim kuruluşların hepsini sayamam tabiatıyla. İşte Arçelik’e geldim İstanbul’da. Ondan sonra ENKA’yı ziyaret ettim. Ondan sonra Çukurova’da da BOSSA’ya gittim. Yani buralarda tanıştığım önemli kişiler olarak ENKA’da Şarık Tara ve BOSSA’da Sakıp Sabancı’dan söz etmem ilginizi çeker sanırım. Bu arada ENKA’nın ne demek olduğunu öğrendim. Enişte Kayınbirader ortaklığında Eniştenin EN’i Kayınbiraderin KA’sı ENKA’yı oluşturmuş bunu öğrendik. Ve Çukurova’ya gittiğimde, Adana’da BOSSA’yı ziyaret ettim, Sabancı kardeşlerle tanıştım, gençliklerinde. Sabancı grubunda BOSSA çok önemli bir fabrika. Bir de çırçır fabrikaları var, hepsi bu kadar o zamanlar. Fakat hala üniteye, TÜBİTAK dışında bir projemiz yok.

En sonunda Sümerbank’ta, o Zamanki Genel Müdür Şevket Davaslıgil. Şevket Abi, benden bir yıl önce İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Fakültesi’nden mezun olmuş bir abimiz. Vay Halim gel falan, o zamanlar öyle, 700 kadar öğrencisi var İTÜ’nün, herkes birbirini tanır, özellikle parasız yatılı okuyanlar. Şevket Abi’ye anlattım konuyu. ‘Doğru kardeşim’ dedi.

” Bu Sümerbank’ta üretim tesisleri var.  Bu bizim mesleğimizle ilgili. Ben orada ne olup bittiğini takip edebiliyorum ama, hiç anlayamadığım bir şey var: Bu Alım Satım Müessesesi, ticaretle uğraşıyor, neler oluyor, dönüyor, hiç kar etmiyor bu kuruluş bunu bir eline alsan” dedi 

Alım Satım Müessesesini ele aldık, dedik ki:

“Bütçe?”

” Fazla veremem” dedi

Pekala altmış bin lira olsun” 

Almış bin lira bütçe ile Sümerbank Alım Satım Müessesesi Projesi’ni aldık. Evet projenin ne olduğunu falan hiç açıklamayayım. İlk teşhis çalışmalarımızda dört tane problem teşhis ettik. Problemlerden bir tanesi tezgahtar sayısı meselesiydi. diğer bir tanesi de mağazaların yeri meselesiydi. Bu teşhise nasıl vardık, onu söyleyeyim. Ya dedik acaba bu yoğun işletme giderleri verimli bir şekilde kullanılıyor mu? Kaba bir tasnif yaptık harcama kalemlerinde. Şöyle bir durum çıktı: işletme giderlerinin yüzde seksen beşi, personel gideri; yüzde beşi mağaza kiraları ve geriye kalanı da diğer giderler. Bu iki rakam çarpıcı. Eğer burada bir tasarruf imkanı varsa bu personel giderlerinde var. Bir taraftan da gözlüyoruz. Mağazaları gezdik; yüz elli dört tane mağazası var Sümerbank’ın; tezgahtarların çoğu boş oturuyorlar. Dedik burada personel fazlası var. Bir basit matematik model geliştirdik, optimum tezgahtar sayısını belirlemek için ve bütün mağazalara uyguladık, çoğunda genellikle olması gerekenin iki misli tezgahtar var. Çok az bazılarınınkinde sayı tıpatıp tutuyor. Ama genelde yüzde elli tezgahtar fazlası var. Mağaza kiraları yüzde beş. “Ama neden mağazalar çok ücra köşelerde? Onları daha iyi bir yere koyamaz mısınız?”  Dediler “kiralar pahalı” . “Ne o’ dedik ya, bütün giderlerinizde sadece yüzde beş yer tutuyor” .

Sonuçları götürdük Şevket Abi’ye. “Yok kardeşim” dedi. “Ben bunların hiçbirisini işten çıkaramam.”  Vay canına dedik; bu kadar emeğimiz boşa gitti; ama tezgahtar sayısının karar değişkeni olmadığını da öğrendik(!) Bir süre sonra karşılaştığımızda, ‘dert etmeyin’ dedi ‘sizin raporunuz çok işime yarıyor; onu buraya masamın üstüne koydum, adamını tezgahtar olarak işe almamı isteyenlere gösteriyorum; ve bakın diyorum bilim adamları bana ne diyor’? Onu kalkan olarak kullanarak uygulamış.

7.      Adımız Değişiyor

 Şimdi bir taraftan işler iyi gidiyor, fakat arkadaşlarda bir rahatsızlık var. Bu Harekat Araştırması deyimine bozuluyorlar. ‘Böyle isim mi olurmuş falan diyorlar, bunun Türkçe’si yok mu’? Harekât, çoğul ekiyle beraber tam Arapça bir sözcük’. ‘E peki’ dedim ; ‘madem öyle istiyorsunuz terimi değiştirelim’. Dün Erhan Hoca bahsetmiş bu isim değişikliğinden, ama hikayesini dinlemek istersiniz diye söylüyorum. Bu hikayeyi benden duymuş olanlar var aranızda, onlardan özür diliyorum, tekrar olacak.

“Tamam.” dedim ya, değiştirelim. Nasıl yaparız bu işi? Bu konuyla ilgilenen kaç kişi var Türkiye’de? İTÜ’de arkadaşlarımız var. Faruk Akün ve İlhami Karayalçın. Ondan sonra Albay Mehmet Karavelioğlu var o zaman Genelkurmay Başkanlığı’ndaki Harekat Araştırması Şubesi Başkanı. Toplantıya çağırdık bu meslektaşlarımızı, bir de Dil Kurumundan bir Dil bilimciyi davet ettik. Oturduk tartışmaya başladık. Alternatifler türetiyoruz, ilkin “işlem araştırması” diyelim dedik. Ama canım, bu çok basit; işimiz sadece bir matematiksel işlem değil yani. Olmaz, bu onu tanımlamıyor. Ondan sonra İngilizce Terimin daha sade bir çevirisini yapalım gibilerden. “Operasyonel Araştırma” diyelim. Yok dediler “operasyonel araştırma” deyince de hekimlikle ilgili bir şeymiş gibi görünüyor. Operasyon olmaz, zaten o da Türkçe değil. Ondan sonra Barış Kendirli, hep bu alternatifleri türeten o. Dedi ki, “Erekizlem” dersek ne dersiniz? Neden dedik ne demek o? Erek, gaye demek, öz Türkçe bir sözcük. İzlem, gayeyi izleme. Eh dedik, yakışır. Oyladım, Barış Kendirli’den başka kimse oy vermedi. O oylama bittikten sonra bombayı patlattı, ‘peki’ dedi, ‘Yöneylem Araştırması’na ne dersiniz’? Sorduk, yine, Dilbilimci arkadaşımıza, yön, eylem, araştırma hepsi Türkçe. Tamam dedi, olur. Oyladım, sonuç: Oy Birliği(!) Tamam dedik, Yöneylem Araştırması (YA) kuruldu. İşimizi bitirdik, çaylar geldi, pastalar geldi, oturduk sohbete koyulduk. Ama, seziyorum bir hoşnutsuzluk da var. Bazı arkadaşlar daha iyi deyim bulamaz mıydık gibi konuşuyor. ‘Ne oluyor’ ya dedim. Dediler, daha iyi bir isim bulsak olmaz mıydı? E dedim, Oyladık işte, herkes oy verdi. ‘Ama dediler ondan önceki o kadar kötüydü ki’ (erection sözcüğünü çağrıştırıyor demek istiyorlardı her hal). Neyse böylece, Harekat Araştırması Adımız Yöneylem Araştırması ile değiştirildi. Ve bunu en çok gençler sevdi. Fakat politikacılar sevmedi. Politikacı olmuş bir eski iş arkadaşım, Sanayi Bakanı da olmuş. Çağırdı beni bir gün. “Nereden buldun bu ismi yahu?” dedi. ‘Başımıza dert çıkardın’. Kızdıkları şey bu adımızın Yön Dergisi ve Öğrenci Eylemlerini çağrıştırması idi her halde. Bunlar rahatsız etmiş adamı. “Sen hiç merak etme.” dedim, bunlar çok masum sözcükler. Bizim mesleğimizin adı olarak gayet geçerli.

Vaktimiz çok ilerledi, ama bir açıklamayı daha yapmadan geçemeyeceğim. Russel Ackoff, benim hocam. Benden üç yaş büyük. Arada bir onu davet ediyorum Türkiye’ye getiriyorum, tavsiyelerini almak için. Bu isim değişikliğinden sonra geldiğinde, biz böyle böyle ismimizi değiştirdik dedim. “Ne demek o?” dedi. Tercüme ettim “Research On Directed Actions”. “ohoThat’s much better than english name” dedi, ve yorumladı “that means Research on Purposeful Actions”. “Purposefullness” onun çok üzerinde durduğu bir kavram, “Çok daha iyi.” dedi, ve bu şekilde adımız, pekişti.

8.      Ünitede İşler Büyüyor

 Bu arada, kucağımıza kocaman bir balık düştü. Tarih mart 1967. Balık şöyle “Keban Project Management Study”. Hikayeyi anlatırsam ne kadar önemli olduğunu daha iyi anlayacaksınız. Bir kere 12 milyon TL bütçe. Altmış bin liralık bütçeden sonra. Olay şu, Keban inşaatı başlamış o sıralarda. Keban inşaatını destekleyen iki banka var; Dünya Bankası ve Avrupa Yatırımlar Bankası. Bunlar, ‘kredi musluklarını açmamız için, üç şartımız var’ diyorlar. Nedir o şartlar? ‘Bir tanesi TEK kanununu çıkaracaksınız. Diğeri elektrik tarifeleriniz berbat; Keban’da üreteceğiniz elektriği bu tarifelerle, satarsanız zarar edersiniz. Tarifelerinizi düzeltin. Bir de, bir ‘Project Management Study’ yaptıracaksınız’.

Elektrik İşleri Etüd İdaresinin Genel Direktörü İbrahim Deriner (İbrahim Abimiz), Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı olmuş; Diyor ki “TEK kanunu tamam tasarı meclise gitti konuşuluyor. Eh tarifeler sistemini de düzeltiriz. Ama bu Project Management Study de ne demek?” diyor. “Keban gibi projelerin yönetimi için geliştirilmiş yeni ileri teknikler var, onları kullanacaksınız Project Management Study yapacaksınız demek, yoksa bu inşaat doğru dürüst gitmez”.  Bu iş için bir yabancı şirketten bir teklif alıyorlar, şirket dört milyon dolar istiyor. Yirmi katını al, bu günkü dolar cinsinden seksen milyon dolar. Biz dolar sıkıntısı çekiyoruz; bir de bunun finansman derdi çıktı. İbrahim Abimizin aklına geliyor, ‘bizim Halim bu işi halleder’ diyor. Çağırdılar gittim. ‘Tabii’ dedim ‘bu bizim işimiz’. Banka yetkilileri özgeçmişimi istiyor. Özgeçmişimizi gönderdik. ‘Tamam’ diyorlar, bu adam bu işi yapar. Ancak ihtiyacı olacak, ona üç tane danışman temin edeceğiz. Böylece proje oluştu. Ben bir bütçe kotardım; ‘Cost Plus Fee’ esasına göre, sekiz milyon TL bütçe istedim. İş hayatımda, İlk defa istediğim paranın yüzde elli fazlasını verdiler. İbrahim Abi ‘bu projenin şanına yakışmaz sekiz milyon diyor. Onlar dört milyon dolar istemişler, biz 8.000.000 TL veriyoruz, hiç yakışmıyor’. Neyse 12 milyon TL’lik bütçe ile o projeyi aldık. O proje, tabiatıyla, bizi en çok meşgul eden iş oldu; ünitenin kadrosunu önemli ölçüde büyüttük. Projenin içinde altı tane alt proje var. Baraj ve hidroelektrik santral projesi var, hava hatları ve trafo istasyonları projesi var, ondan sonra şeker fabrikası relokasyon’ı var, rezervuar sahasında kalacak; karayolu relokasyon’ı var, demiryolu relokasyon’ı var bir sürü iş; bir de rezervuar’ın üzerinden geçecek karayolu için, Gülüşkür Köprüsü adlı bir köprü var. Bu proje için özel bir ekip oluşturduk ve büyüdük.

Bu projenin yürütülüşünde çok ilginç hikayeler var. Projenin hemen yararlı olmaya başladığını ifade etmek için bunu söyleyeceğim. Baraj şantiye yönetiminin bir Termin Planı var; Bu plana göre 1971’de Keban santralı işlemeye başlıyor. Bizim Araştırmada kullandığımız CPM ve PERT gibi teknikler var, çok kolay teknikler. Baraj inşaatı için, oturduk hızlı bir şekilde, yalap şap bir PERT diyagramı çıkarttık. hesapları yaptıktan sonra, bir baktık ki. Yok mümkün değil, yani bu şantiye ile bu baraj o tarihe kadar bitmez. Bu kadar kısa zamanda bitmez. Neden bitmez, bir araştırdık, bu baraj bir Kaya Dolgu Baraj; bunun inşası için yapılacak en büyük iş, bir yerlerden kayaları sökecekler, getirecekler bu barajın içerisine dolduracaklar. Bu iş için kurulan sistemin kapasitesi bu inşaatı bu kadar kısa sürede bitirmek için yeterli değil. Şantiyede bir İtalyan Mühendis var bu baraj inşaatı şantiyesini planlayan ve yöneten. Biz bu durumu ortaya çıkarınca, “ya” dedi “siz beni işten kovduracaksınız”. “Ya” dedik “bu iş böyle. Sen yapacaksın bu işi düzelteceksin bu yanlış planı.” O şekilde düzelttirdik. Daha fazlası var, lafı uzatmayayım, onu söylemeyeyim. Bu şekilde ünite, coşkulu bir şekilde görevine devam ediyor.

9.      Yöneylem Araştıması Eğitimi Başlıyor

 Ve 1 Ekimde eğitim programımız başladı Matematik Bölümü’nde. Bu nedenle bir taraftan hem Üniteyi yönetiyorum diğer taraftan da eğitim programında ders vermem gerekiyor. Ünitede bir Muhittin var, sadece, istatistik, olasılık nedir bilen. Geriye kalanların hiçbirisinin bundan haberi yok. Dedik ki istatistik bilgi eksiklerini tamamlayalım bunların. Bunun için, ilk ders olarak, Matematiksel İstatistik dersini ben verdim. Mood and Graybill’i ders kitabı olarak kullanıp. Çünkü bu dersi verecek hoca yok. Neyse o şekilde eğitimi de başlattık. Sonradan, Hayri Körezlioğlu, Yaşar Yeşilçay geldi de bu olasılık ve istatistik işini kotardık.

10.       Ünitenin Yeri Değişiyor

 Bu arada şöyle bir olay oldu; o zaman TÜBİTAK’ın iş yeri, Büyük Millet Meclisi’nin arkasında Havuzlu Sokakta, On altı numarada, bahçe içinde bir villa; orada çalışıyoruz. Sessiz şirin bir yer, herkes çok mutlu ama küçük gelmeye başladı. TÜBİTAK, yeni kurulmuş bir kurum; gelişiyor, büyüyor; daha geniş bir iş yerine ihtiyaç var. Nimet Özdaş gitti Bayındır Sokakta, Kızılay’ın göbeğinde bir apartman binası buldu. Oraya taşındık. Üniteyi bu gürültülü ortamdan kurtarmak gerekti, ODTÜ’ye taşımaya karar verdim. Tabiatıyla Nimetle biraz tartıştık. Çünkü TÜBİTAK’ın Endüstriyel Araştırma Enstitüsü kurma kararı gibi yönetimsel konularda araştırma yaptıracağı bir Üniteyi elinin altında tutmak istiyor.

ODTÜ Rektörü Kurdaş’a gittim, yer meselesini çözmek için. Şöyle bir düşündü, problem çözmede harika bir adam, “Üçlü Laboratuar Ofis Binası” dedi “git Parlar’la konuş. O binada iki kat boş”. Parlar “tamam ama bana bir EM BL. Kuracaksın”. “Hı mı bakarız”. Ve üçlü laboratuar ofis binasına yerleştik (Eylül 1967). Bir gün paldır küldür kapım açıldı, Mustafa Parlar kapıda.

“Çık”

“Hayrola Sayın Dekan kusurumuz ne?”

“Bana söz verdin EM BL.’nü Kurmadın”

“Dur bakalım acelen ne??

Gene Rektör Kurdaş’a gittim. Şöyle bir düşündü, ‘sizin için güzel bir yer buldum; Muhasebe Barakaları; yeni boşaldı biraz haraptırlar, ama senin adamların var bir onarım ve tadilat projesi yapsınlar. Ben orayı bir kaç hafta içinde güllük gülistanlık yaparım’. Dedik ya problem çözmede harika bir adam, Muhasebe Barakalarında gerekli tadilat yapıldı ve biz Muhasebe Barakalarına taşındık şubat 1968.

11.       Odtü Araştırmada Topluma Açılıyor

 ODTÜ için 1970-71 yılı bir kara yıl. Öğrenciler ayaklandı; o kadar ki bazı ODTÜ’lü Öğrencilerden oluşan bir çete bir banka şubesini bastı ve soydu. Bu yüzden üniversite kapandı. Fakat sonra, bir şekilde, duruma hakim olundu öğrencilerin bu yaramazlıklarına karşı. Rektör Erdal İnönü istifa etmişti. Yerine emekli general Şefik Erensü Rektörlüğe geldi ve beni çağırdığını söylediler; kalktım gittim. Dedi ki, ‘sizi bana çok methettiler. “Siz” dedi, “araştırma yoluyla sanayiye hizmet vermeyi iyi biliyormuşsunuz”. “Ben” dedi “ODTÜ’yü Türk toplumuna araştırma yoluyla hizmet eden bir üniversite haline getirmek istiyorum, bana yardımcı olur musunuz?” “Nasıl?” dedim. “Sizi Araştırmadan Sorumlu Rektör Yardımcısı tayin edeceğim; ondan sonrası size kalmış”. Ben de, idari görevlerden kaçıyorum, çünkü bu iki işi (TÜBİTAK Yöneylem Araştırması Ünitesi Başkanlığı ve Yöneylem Araştırması Lisansüstü Programı) yürütmeye çalışıyorum bir taraftan. “Ben” dedim “vallahi idari görevleri kabul etmiyorum, fakat bu misyon için kabul ederim, ama bu işi bitirdikten sonra da bırakırım, onu da söyleyeyim”. “Tamam” dedi, “ben de bunu istiyorum.” Ve bir de Rektör Yardımcısı oldum. Şimdi Türk Toplumunun, sorunlarını çözmesi için, kurumsal gelişmesi fırsatı çıkmıştı; bana yüklenen misyonla(!) çok uyumlu tabii.

Orada, benim yaptığım iş, gene çok basit bir iş mutlaka. Uygulamalı Araştırmalar Yönetmeliği adında bir yönetmelik çıkarttık. Yönetmelik Fakülte Temsilcilerinden oluşan bir Komisyon tarafından geliştirildi. Üniversite Konseyinde katılımlı bir süreçle olgunlaştırıldı, ve Mütevelli Heyetin onayından geçtikten sonra 15 ekim 1972’de Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girdi. Böylece ODTÜ’nün “Self Organizing System”e dönüşüp özlediğimiz kurumsal yapıya kavuşmasını umuyorduk; ve özlemimiz gerçekleşti. O yönetmeliği çıkardıktan sonra, birkaç yıl içinde, üniversitede on dokuz tane Uygulamalı Araştırmalar Enstitüsü kuruldu ve işlemeye başladı, öğretim üyeleri tarafından. Bunların biri de, Sistem Bilimleri Araştırma Enstitüsü (SİBAREN)’dir.

SİBAREN’i söylemem gerekiyor, şöyle ki, 1973 yılında, TÜBİTAK Bilim Kurulu, çok yanlış bir karar verdi. Üniteyi, Gebze’de inşaatı yeni bitmiş olan, Marmara Bilimsel ve Endüstriyel Araştırma Enstitüsü’ne taşıma kararı verdi. Yanlışlık şu, Ünite tam oturmaya başlamış, bir profesyonel kadro oluşuyor, ve bizim Lisansüstü Programın tamamlayıcı parçası. Dedim “yapmayın bunu”. “Valla” dediler “işte enstitüyü kurduk şimdi içini doldurmak lazım.” Ünite Enstitünün ilk ünitesi olarak da tescil edilmiş durumda; yani kararın gerekçesi sağlam. Bir de İTÜ’deki Elektrik Ünitesi diye bir ünite var. Bu İki ünite ile orayı doldurmak için. Ve üniteyi alıp götürdüler. Biz kala kaldık. Yani ünitesiz bir eğitim programı yürütmeyi tasavvur edemiyorum. Bu işin pratiğini yapmadan, çocukları nasıl eğitiriz meselesi var.

12.       Bölümün ve Sibaren’in Kuruluşu

 Bu arada, olumlu gelişmeler de var. ODTÜ’de Yöneylem Ve İstatistik Bölümü adıyla bir bölüm kuruldu 1974’te. Evet 1973’te Üniteyi Gebze’ye taşıdılar, ama 1974’te ODTÜ’de Yöneylem Ve İstatistik Bölümü kuruldu (Bunda da benim birazcık parmağım var tabii). Yani ilk defa, adı Yöneylem Araştırması olan bir eğitim birimi kuruldu Türkiye’de. Ama Halen yok öyle bir şey, YÖK’ün kuruluşu sırasında kapatmışlar bölümü (mışlar diyorum, ben o zaman Türkiye’de değildim). Ama kurulduğu zaman şöyle şahane bir kadrosu var onu da söyleyeyim. Burada alfabetik sıraya dizdiğim isimler: Merih Celasun, Uluğ Çapar, Halim Doğrusöz bendeniz, Çağlar Güven, Osman Oğuz, Fuat Özkan, Fahriye Sancar, İzzet Şahin, Yaşar Yeşilçay. Dokuz öğretim üyesi olan bir bölüm (biz tek kişi ile başlatmıştık bu işi). Diploma veriyor fakat uygulamalı araştırma birimi yok.

Burada, işte alfabetik sıraya dizdiğimiz için Merih Celasun’u başa koyduk. Fakat, önem sırasına göre dizsek de yine Merih Celasun başta olurdu.. Bölümdeki programa çok önemli bir katkı getirdi, yani programımız sadece böyle fabrikaların işi ile meşgul görüntüsüyle kalmadı. Ulusal planlama kavramını getirdi, programa. Ulusal planlama programımızın önemli bir parçası oldu.  Ama uygulamalı araştırma birimimiz yok. Biz o zaman dedik ki bu boşluğu doldurmamız lazım. Uygulamalı araştırmalar yönetmeliği de çıkmış. Oturduk, Ünver Çınar, bendeniz, Hamit Fişek, Ömer Saatçioğlu, İzzet Şahin, Yüksel Uçkan, Sistem Bilimleri Araştırma Enstitüsü (SİBAREN) adında bir enstitü kuralım dedik. Araştırma Kuruluna başvurduk ve tabii hemen karar çıktı ve bu Sistem Bilimleri Araştırma Enstitümüz kuruldu. Bu SİBAREN akroniminin babası Hamit Fişek’tir. SİBAREN kurulduktan sonra, TÜBİTAK Yöneylem Araştırması Ünitesi’ni aratmayacak şekilde hızla gelişti.

Ve burada ben hikayemi tamamlıyorum. Var söyleyecek çok şey var daha, ama yer kısıtı var. Böylece sözümü tamamlamış oldum. Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim, sağolun.

Kaynakça

Doğrusöz, H. (1975), “Türkiye’de Yöneylem Araştırması,” Yöneylem Araştırması: bildiriler 75 (düz. M. Oral ve Ü. Çınar), Marmara Bilimsel ve Endüstriyel Araştırma Enstitüsü, Gebze.

(1980), “Türk Toplumunda Yöneylem Araştırmasının Yeri, Rolü ve Gelişme Yönü”, Y.A.Derg., Vol. I, 1.

 

 

 

 

Bilim, Endüstri Mühendisliği içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Sistem Düşüncesi

 

 

Sistem Yaklasimi

Yönetim içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın